JAN
16 Şubat 2012 Perşembe
13 Şubat 2012 Pazartesi
büyük maymunlar
bir sabah uyandığınızda, maymuna dönüştüğünüzü gördünüz; düşünün... uyandınız ve fark ettiniz ki kıllı bir vücudunuz, kalın kollarınız, kısa bacaklarınız var... konuşamıyorsunuz, garip sesler çıkartıyorsunuz...
kafka geldi aklınıza muhtemelen. yok yok, esinlenen ben değilim...
will self adlı bir yazarın bir kitabından bahsedeceğim size.
kitabın adı "büyük maymunlar".
açık söylemeliyim, kitabı alana kadar böyle bir yazarın varlığından haberdar değildim. çerezlik, kafa dağıtmalık bir kitap aradığım kitapçıda, ismi ve arka kapak açıklamasıyla dikkatimi çekti "büyük maymunlar", aldım...
kitabın kahramanı ressam simon dykes, alkol ve uyuşturucu alıp yattığı bir gecenin sabahında uyanır ve maymuna dönüştüğünü görür. bunun üzerine sinir krizi geçirir ve hastaneye kaldırılır.
ama kazın ayağı, simon'un zannettiği gibi değildir.
zira çevresindeki herkes maymundur ve simon'un "kendini insan zannettiğini" düşünmektedirler. yani "simon aslında gece yatarken de maymundu, ama şu anda kendini 'maymuna dönüşmüş bir insan' zannediyor"...
ve simon'u tedavi etmeye başlarlar, kendini insan sanma hastalığından kurtarmak üzere...
yazar, birkaç cümle ile özetlediğim bu basit hikayeyi anlatırken, basit olmayan bir iş yapıyor aslında. zira başımızı kaldırıp çevreye baktığımızda gördüğümüz herşeyi, maymunlara uyarlayarak anlatıyor. nasıl mı?
mesela kitaptaki maymun dünyasında kimse konuşmuyor, işaretleşerek anlaşıyorlar. ya da selamlaşırken el sıkışmıyor, tımarlaşıyorlar.
arabalar, evler, meslekler, ticaret, hayat, eğitim... herşey aynı. ancak o medeniyet, maymunlara ait. insanlar ise o medeniyetin içerisinde, ormanlarda yaşayan ve yok olma tehlikesi ile karşı karşıya olan bir hayvan türü...
maymunlarla yer değiştiriyoruz yani...
bu pencereden bakmak irkilmesine yol açıyor insanın, garip bir ürperti...
kitap, gidişat itibariyle bir yandan orwell'in "hayvanlar çiftliği"ne, diğer yandan kafka'nın "dönüşüm"üne benziyor. hayır hayır, kahramanları hayvanlar olduğundan değil...
orwell'in kitabındaki o sınıfsal eleştirinin bir benzerini görüyoruz "büyük maymunlar"da. ancak sınıfsal temelli değil, "insan olma kavramına" dair eleştiriler bunlar... ben bazı satırlarda durup düşündüm örneğin, bazı şeylerin farkına vardım. hani yüzünüzdeki bir ben görünmez ya gözünüze, çok alıştığınız için... sonra bir gün bir arkadaşınız gösterir onu ve o an bir kez daha fark edersiniz beninizi... bunun gibi... ama bence acemice yapmış yazar bunu. biraz daha tecrübe (ya da belki biraz daha zeka) gerekirdi... veya belki "popüler olma kaygısı" değil, "gerçekten eleştirme amacı" olsaydı, daha başarılı bir netice alırdı yazar...
yani özetle, yazarın bu eleştirilerini belirli bir toplumsal ya da felsefi kaygı ile değil, popülizm zehriyle yaptığına inandım ben, kitap bittiğinde...
dönüşüm'le olan benzerliği ise bana sorarsanız yazarın ilham almış olması ile ilgili sadece... ya da hiç esinlenmemiştir belki, bilemeyiz.
maymunlar sosyetesi, maymunlar modası... ilginç...
"insanların dünyası"nın "maymunlar dünyası"na uyarlanması noktasında bir falsosu yok yazarın, telefonu bile "görüntülü" hale getirip kurtarmış işi...
kitapta beni rahatsız eden tek şey ise "gösterişmek", "imsizlik ve seslemesizlik", "hoo-kraa", "huu huu", "grrunn" gibi kelime ve ünlemler oldu. kitap boyunca alışamadım bunlara...
neyse efendim.
kısacası: kafanızı yormayacak, eğlencelik bir roman arıyor iseniz, bu kitap size göre. "içerdiği toplumsal eleştirileri keşfedeceğim" çabasıyla kendinizi tüketmeyin, çıkartabileceğiniz çok fazla bir ders yok bu kitaptan...
felsefe yapmayın, okuyun, geçin... :)
büyük maymunlar
ayrıntı yayınları
432 sayfa
27 tl
kafka geldi aklınıza muhtemelen. yok yok, esinlenen ben değilim...
will self adlı bir yazarın bir kitabından bahsedeceğim size.
kitabın adı "büyük maymunlar".
açık söylemeliyim, kitabı alana kadar böyle bir yazarın varlığından haberdar değildim. çerezlik, kafa dağıtmalık bir kitap aradığım kitapçıda, ismi ve arka kapak açıklamasıyla dikkatimi çekti "büyük maymunlar", aldım...
kitabın kahramanı ressam simon dykes, alkol ve uyuşturucu alıp yattığı bir gecenin sabahında uyanır ve maymuna dönüştüğünü görür. bunun üzerine sinir krizi geçirir ve hastaneye kaldırılır.
ama kazın ayağı, simon'un zannettiği gibi değildir.
zira çevresindeki herkes maymundur ve simon'un "kendini insan zannettiğini" düşünmektedirler. yani "simon aslında gece yatarken de maymundu, ama şu anda kendini 'maymuna dönüşmüş bir insan' zannediyor"...
ve simon'u tedavi etmeye başlarlar, kendini insan sanma hastalığından kurtarmak üzere...
yazar, birkaç cümle ile özetlediğim bu basit hikayeyi anlatırken, basit olmayan bir iş yapıyor aslında. zira başımızı kaldırıp çevreye baktığımızda gördüğümüz herşeyi, maymunlara uyarlayarak anlatıyor. nasıl mı?
mesela kitaptaki maymun dünyasında kimse konuşmuyor, işaretleşerek anlaşıyorlar. ya da selamlaşırken el sıkışmıyor, tımarlaşıyorlar.
arabalar, evler, meslekler, ticaret, hayat, eğitim... herşey aynı. ancak o medeniyet, maymunlara ait. insanlar ise o medeniyetin içerisinde, ormanlarda yaşayan ve yok olma tehlikesi ile karşı karşıya olan bir hayvan türü...
maymunlarla yer değiştiriyoruz yani...
bu pencereden bakmak irkilmesine yol açıyor insanın, garip bir ürperti...
kitap, gidişat itibariyle bir yandan orwell'in "hayvanlar çiftliği"ne, diğer yandan kafka'nın "dönüşüm"üne benziyor. hayır hayır, kahramanları hayvanlar olduğundan değil...
orwell'in kitabındaki o sınıfsal eleştirinin bir benzerini görüyoruz "büyük maymunlar"da. ancak sınıfsal temelli değil, "insan olma kavramına" dair eleştiriler bunlar... ben bazı satırlarda durup düşündüm örneğin, bazı şeylerin farkına vardım. hani yüzünüzdeki bir ben görünmez ya gözünüze, çok alıştığınız için... sonra bir gün bir arkadaşınız gösterir onu ve o an bir kez daha fark edersiniz beninizi... bunun gibi... ama bence acemice yapmış yazar bunu. biraz daha tecrübe (ya da belki biraz daha zeka) gerekirdi... veya belki "popüler olma kaygısı" değil, "gerçekten eleştirme amacı" olsaydı, daha başarılı bir netice alırdı yazar...
yani özetle, yazarın bu eleştirilerini belirli bir toplumsal ya da felsefi kaygı ile değil, popülizm zehriyle yaptığına inandım ben, kitap bittiğinde...
dönüşüm'le olan benzerliği ise bana sorarsanız yazarın ilham almış olması ile ilgili sadece... ya da hiç esinlenmemiştir belki, bilemeyiz.
maymunlar sosyetesi, maymunlar modası... ilginç...
"insanların dünyası"nın "maymunlar dünyası"na uyarlanması noktasında bir falsosu yok yazarın, telefonu bile "görüntülü" hale getirip kurtarmış işi...
kitapta beni rahatsız eden tek şey ise "gösterişmek", "imsizlik ve seslemesizlik", "hoo-kraa", "huu huu", "grrunn" gibi kelime ve ünlemler oldu. kitap boyunca alışamadım bunlara...
neyse efendim.
kısacası: kafanızı yormayacak, eğlencelik bir roman arıyor iseniz, bu kitap size göre. "içerdiği toplumsal eleştirileri keşfedeceğim" çabasıyla kendinizi tüketmeyin, çıkartabileceğiniz çok fazla bir ders yok bu kitaptan...
felsefe yapmayın, okuyun, geçin... :)
büyük maymunlar
ayrıntı yayınları
432 sayfa
27 tl
9 Şubat 2012 Perşembe
O'cu Bu'cu Şu'cu
"Ben gelmedüm daviyiçün,
Benim işim seviyiçün,
Dostun evi gönüllerdür,
Gönüller yapmağa geldüm.
Yunus Emre"
Birbirini çok seven, yıllardır bir arada olan üç arkadaş varmış. İsimleri A, B ve C imiş. Beraber okumuşlar, beraber düşünmüşler, beraber değerlendirmişler. Fikirlerini beraberce olgunlaştırmışlar.
Ancak C, zaman içerisinde olayları diğer iki arkadaşından farklı değerlendirmiş ve tercihini farklı kullanarak A ile B'nin yürüdüğünden bambaşka bir yola sapmış. Çevresindeki insanların kabullenmediği, çok ayrı bir çizgide ilerlemiş; bu radikal ve genelin fikirleriyle taban tabana zıt fikre gönlünü ve ömrünü vermiş. İnandığı amaç uğruna ailesinden ve A ile B'den yollarını ayırmış, bu uğurda savaşmaya başlamış.
A ile B bu duruma üzülseler de C'yi anlayışla karşılamışlar. İçlerinden "Yanımızda kalsa da zaten geçinemezdik, fikirlerimiz, yaptıklarımız ve inandığımız şeyler o kadar farklı ki..." diye geçirmişler.
Öte yandan A ile B, aynı fikre inanıyorlarmış. Bu fikir uğruna büyük mücadeleler veriyorlar, beraber savaşıyorlar, kol kola yürüyorlarmış geleceğe... Zaman zaman ters düştükleri oluyormuş elbet, ama meseleleri tek olduğu için bu fikri ayrılıklarını aşmayı beceriyorlarmış. Taa ki...
Günün birinde B çıkıp A'ya "Bak kardeşim!" demiş; "Bu iş artık böyle olmaz. Eskiden beri mücadele ettik ama bu mücadele yöntemleri artık işe yaramıyor. Şöyle şöyle yaparsak daha iyi netice alacağımıza inanıyorum." Demiş demesine de...
Aradan zaman geçmiş... Bu yazımızda anlatamayacağımız çeşitlilik ve şekillerde olaylar yaşanmış. Konuya alakasız insanlar müdahil olmuş, her kafadan bir ses çıkmış.
A ile B bu süre zarfında, karşılaştıklarında birbirlerine selam vermez hale gelmişler. Hatta, A ile B'nin aileleri, çocukları ve yakın arkadaşları dahi birbiri ile selamlaşmıyor, birbirinin arkasından hakarete varan cümleler kuruyorlarmış.
Tüm günlerini aynı amaç uğruna harcayan, aynı amaç uğruna toplantılar düzenleyen, fikir teatileri yapan, aynı amaç uğruna emek veren bu iki eski dost, günün birinde yabancı ve hatta düşman oluvermişler. A da B de geceleri uzun uzun düşünürmüş "Şu bizim meseleyi ne yapsak?" diye... A da B de yazar çizermiş aynı konu üzerinde. A da B de girişimlerde bulunurmuş kendi çizdikleri yolun gerektirdiği yöntemle; ama aynı gaye, aynı hedef için... Bu hedefe inanan diğer insanların hazırladıkları toplantılara, gösterilere, programlara A da B de davet edilirmiş; gittikleri düğünlerde, cemiyetlerde hep karşılaşırlarmış, halkın mutlu gününde de mutsuz gününde de en ön sırada A ile B olurmuş. Hem o kadar küçük bir toplumlarmış ki, bu fikir uğruna emek veren insan sayısı da bir elin parmakları kadarmış. Ama tüm bunlara rağmen, A ile B karşılaştıklarında birbirini görmezden gelir, birbirine selam vermezmiş.
***
Hikayemiz burada bitiyor dostlar. Devamına zaten gerek yok. Bazılarınıza tanıdık gelmiş olabilir bu kadarı bile, ancak inanın "bu hikayede geçen tüm kişi ve olaylar tamamen hayal ürünüdür, gerçek kişi ve olaylar ile bir ilgisi bulunmamaktadır."
Şimdi...
A, B ve C adlarında üç hikaye kahramanımız var elimizde...
C'nin çekip gidişini hepimiz anlayabiliriz, değil mi? Bambaşka bir amaç, taban tabana zıt bir fikir, fikre giden ters bir yol...
C inanmışsa şayet amaçlarına, kendini buna adaması ve kendisi gibi düşünmeyen insanlardan eylemsel olarak soyutlanması doğaldır. İnsanlar bazen kendilerini ülkülerine adarlar ve kendileri gibi düşünmeyen, kendi amaçlarına yaklaşmayan kişilerden uzaklaşırlar. Radikalleşmek, istisnadır; ama normaldir.
Peki ya A ile B'nin bu duruma gelmesini, yani birbiriyle selamlaşmamasını, birbirinden kopmasını anlayabilen var mı?
Köyün uzağındaki su kaynağına farklı yollardan giden iki kişi, birbirine düşman mı olmalıdır?
Ayrı şehirlerden, ayrı yollardan çıkıp annelerini ziyarete gelen iki kardeşin selamlaşmaması mı gerekir ya da?
Her ikisinin de amacı annelerini ziyaret etmek oldukça tabi... Biri diğerinin arabasının tekerleğini patlatmadıkça, değil mi?
***
Bunalıyorum dostlar, yoruluyorum, üzülüyorum...
Neden mi?
Halkımızın kurtuluşuna giden yollar, sadece birkaç kişinin tekelinde kaldığı için... Toplumsal mücadelemiz tabana yayılamadığı, hatta tam tersine, gün geçtikçe tabandan uzaklaştırıldığı için...
Amaca giden farklı fikirler, farklı adımlar, farklı bakış açıları küçümsendiği - kısıtlandığı - kötülendiği - önemsenmediği - anlaşılmadığı vs. vs. vs. için...
"Cephe" haline getirilen bu farklı bakış açılarının aralarındaki ayrımın neredeyse düşmanlık boyutuna vardırıldığına şahit olduğum için...
Şeffaflıktan uzak, "ben yaptım oldu"cu mantıkla istila edildiğimiz için...
Toplumsal etkinliklerimizde, insanların birbirlerine selam vermediklerini, birbirlerini görmezden geldiklerini, birbirleriyle aynı masalara oturmak istemediklerini gördüğüm için...
Farklı farklı kişiler için kullanılan "Göstermeyin şu adamın yüzünü bana!" lafını defalarca duyduğum için!
Son dönemdeki fikir ayrılıklarının tamamının toplanıp toplanıp "dernekçiler - aktivistler (sözümona) savaşı" eksenine yığıldığını anladığım için...
Kırık yıllık emeklerin, özverilerin, iyiniyetin, samimiyetin, başarıların bir tek cümle ile hiç edildiğini, sıradanlaştırıldığını ve hatta inkarını midem ve vicdanım kaldırmadığı için...
Yukarıdaki hikayemizde değinilen A'lardan ve B'lerden bolcası ile görüştüğüm için...
Vesaire...
Bunaldım. Yoruldum. Umutsuzlandım...
Fark edildi mi bilmiyorum ama kabuğuma çekildim bir süreliğine.
150 yıldır Ruslara, asimilasyona, hayat şartlarına, maddi zorluklara vs. karşı sergilemediğimiz hırçınlıkları, durmadan birbirimize karşı sergiliyoruz.
Bakıyorum da ortada kimsenin tanımadığı bir takım insanlar durmadan konuşuyor, durmadan... Yıkıcı ve kırıcı bir şekilde, susmaksızın, pervazsız ve saygısızca konuşuyor bir güruh... Kim olduklarını bilmiyorum, hatta belki de kimse bilmiyor bunu... Ama bu kitle enerjimizi emiyor; üzerimize negatif bir bulut bırakıyor ve tereyağı gibi süzülüp kayboluyor ortadan...
Bazen hakaret ediyorlar, bazen yağ yakıyorlar, bazen çirkinleşiyorlar...
Her şeyi çarpıtıyor, her lafı döndürüp dolaştırıp istedikleri şekle sokuyor, her konuyu işlerine gelen mecraya çekiyor; kendileri gibi olmayanı öteliyor, ona hakaret ediyorlar.
Çerkes halkının kültürel mücadelesindeki farklı yöntemleri ele alıyor, bunu hani şu hepimizin bildiği, klasik "burjuvazi - proleterya" sorununa yaklaştırıp - uyarlayıp, dedikoduya aç kesimde en kabul göreceği ve spekülasyona en müsait biçimde paketleyip piyasaya sürüyorlar.
Kraldan çok kralcı, soytarıdan daha soytarı olabiliyorlar...
Kurum ya da oluşum sözcüleri hiçbir beyanda bulunmaz iken saçma sapan söylemlerle ortalığı kışkırtabiliyor, insanları yaftalayabiliyorlar.
Utanıyorum.
Samimi bir şekilde ve gerçekten... Bunları yazarken bile...
Utanıyorum!
Çerkeslik uğruna yıllarını vermiş kurumlarımızın ve insanlarımızın tüm bu emeklerinin, kim olduğu dahi bilinmeyen provakatörler tarafından hiç edilip iki dakikada yok sayılmasından...
Halkımızın dişinden tırnağından arttırarak kurduğu kurumlarımızın işlevsiz birer dans salonu haline gelmesinden, getirilmesinden...
"Ben yaptım oldu"culuktan, "sen yaparsan olmaz"cılıktan, "biz beraber yapamayız"cılardan...
Ortaya saçılan negatif enerjinin, halkımızın enerjisini ve tüm umudunu bir kara delik gibi içine çekmesinden...
Güzelliklerle uğraşan, halkına güzellikleri aşılamaya çalışan insanların, sanatçıların, aydınların, kanaat önderlerinin, kültür adamlarının bu kara deliğin içinde çırpınır hale gelmesinden, sürüklenip gitmesinden, yok olmasından; onlara nefes alacak alan dahi bırakılmamasından...
"Aşağı tükürsem sakal, yukarı tükürsem bıyık!" endişesi ile ne yapacağını, ne yöne gideceğini, kime inanacağını şaşırmış bir gençlik yaratılmasından!
Mevcut hal ve şartlar dahilinde kimseye, ama hiç kimseye "dik durma" ve "halkın pozitif enerjisi ile umudunu muhafaza etme" şansı verilmiyor olmasından...
Herkesin yaftalanmasından, ötelenmesinden...
Utanıyorum dostlar.
Vallahi utanıyorum!
Ben, şahsen... Ola ki yarın öbür gün, kerameti kendinden menkul bu aklıevvellerin saldırgan ve yönlendirici söylemleri nedeniyle kurumlarımızın, federasyonumuzun ve farklı farklı oluşumlarda canını dişine takarcasına çabalayan emektarlarımızın başı ağrırsa, halkımızın ve kanaat önderlerimizin tırnaklarıyla kazıyarak bir noktaya getirdiği bazı demokratik hak ve menfaatlerimiz zarar görürse, bu durumun vicdani sorumluluğunu kıyısından köşesinden dahi olsa üstlenmem, üstlenemem!
Ben, bugünkü yönetim ve mücadele sistemleri çok işler olmasa dahi halkının çıkarları uğruna emek sarf etmiş, gecesini gündüzüne katmış insanlarımızın (bu insanlar kurumdaki insanlarımız da olabilir, alternatif yapılanmalardaki insanlarımız da olabilir, bunların hiçbirine dahil olmayan ve bireysel çaba sergileyen temiz yürekli insanlarımız da olabilir) bu emeklerini "Ne yaptılar ki?" arlanmazlığıyla iki kelimede silebilen güruhla aynı kapıdan giremem!
Ben, anadili ve halkının menfaatleri uğruna çalışan, yazan, çizen, konuşan, okuyan, dernek kuran, dernekte emek veren, mesai harcayan, kafa yoran... Kısacası bu çorbaya tuz atan samimi insanların bu çabalarını art niyetli yorumlar ile kirletenleri haklı göremem, onların bu çirkinliklerine malzeme ve de yandaş olamam!
Ortalıktaki söylem kirliliği temizlenmedikçe...
Ortalık, sanal ortamda "kurum" ya da "oluşum" sözcüsü kesilen bir takım aklıevvellerin çirkin ve hakaretamiz söylemlerine bırakıldıkça, bu "dik duruş" boşluğundan faydalanan güruh meydanda istediği gibi at koşturabildikçe...
Ve hatta mevcut çok başlılık bir yerde noktalanarak ortak bir mücadele yolu çizilmedikçe ya da bu sağlanamasa bile en azından farklı mücadele yollarını benimseyen taraflar arasında " asgari saygı esasına dayanan" bir sistem öngörülüp benimsenmedikçe...
Herkes "hakaretlerin ve çirkinliklerin içinde yer almama hakkını" kullanmakta özgür olacaktır.
Bize "yeni bir kurum" lazım değil! Bize, "yenilenmiş kurumlar" lazım.
Bize "yeni bir oluşum" lazım değil! Bize, "işlevselleştirilmiş oluşumlar" lazım.
Bunu sağlayacak olanlar da "uzaydan gelmiş yeni insanlar" değil, en küçüğünden en büyüğüne, bizleriz...
Dolayısıyla hepimiz birbirimize muhtacız... Dolayısıyla kurumlar ve oluşumlar bize muhtaç.
Ve bunu sağlamanın yolu da kalp kırmak, yok saymak, harcamak değil...
Birbirimizi kırmayalım, emekleri yok saymayalım, spekülasyonlara prim vermeyelim...
Uzun bir konu, ama iki cümle ile özetleyeyim: Derneklerimizin ve federasyonumuzun, halkın siyasi organı haline gelmesini bekleyemeyiz. Dolayısıyla, siyasi organlarımız dernek ve federasyon dışında oluşturulmalıdır, dernek ve federasyonlarımız da bu oluşuma izin vermeli, yeni yapılanma ile koordineli çalışmalıdır.
Negatif enerjilerden, çirkinliklerden, halkımızın enerjisinin boş yere tüketilmesinden, emektar insanların ve kurumların elin tersiyle itilmesinden, inisiyatifsizlikten, saygısızlıktan, vefasızlıktan, gençlerimizin umutlarının törpülenmesinden, onlara kötü örnek olunmasından nefret ediyorum!
Çerkesliği böyle mi kurtaracağız biz a dostlar?
Hem... Çerkeslik kurtulduktan sonra, kardeşime verdiğim selam alınmayacaksa... Varsın kalsın.
Yazıma ek olarak: Özgür Çerkes, adı gibi "özgür" olacak, inanıyorum. Her farklı fikre yer verecek, herkesin söz hakkını savunacak... Bu nedenle buradayım. Buna olan inancımı yitirmeyeceğim dilerim.
Hoş bulduk!
7 Ocak 2012 Cumartesi
bu da karışıklardan
* dün akşam amcam gürcü malı bir krem gösterdi bana. mucizevi birşeymiş de falan filan işte. herkes eline alıp şöyle bir inceledi minik cam kutuyu, geri uzattı sahibine. benim ilk refleksimse her zamanki gibi koklamak oldu. koklamak ve genizde şiddetli bir yanmayla adeta "hönkürmek". hakikaten pis kokuyordu. hakikaten çok pis kokuyordu. hakikaten çürümüş balık suyu ya da amonyaklı suda dağılmış deniz anası ölüsü gibi kokuyordu. buraya kadar her şey normal. normal olmayansa, o kokuyu sadece benim almam. diğerleri, benim gebermeye yaklaşmam üzerine, kremi şöyle bir koklayıp "eh biraz kokusu var ama çok rahatsız edici değil." demekle yetindiler ya, ben işte buna inanamıyorum ey okuyucu. beynimin içine işledi o koku benim. gözlerimi yerinden oynattı, ruhumu şaşırttı, muvazenemi bozdu.
* eh, bu yazı da taslak olarak epeyce beklemiş. ve "dün akşam" diye bahsettiğim akşam, "geçen yıl bir akşam"a dönmüş. varsın öyle olsun. kaldığım yerden devam ederim ben de...
* bir ömür kurufasulye ve beyaz çikolata yiyebilirim. bir ömür kalorifer peteğinin önünde, kocaman bir minderin üstünde kitap okuyabilirim. bol sütlü, bol şekerli kahvem ve yaseminli yeşil çayım olursa, bir ömür başkaca içecek istemeyebilirim. bir ömür belgesel seyredebilir, kestane yiyebilirim. sevdiğim şarkılardan yaptığım listeyi evire çevire bir ömür dinleyebilir, bir yandan da bir şeyler karalayabilirim. bir de antepfıstığım olsun, gıkımı çıkarmam.
* bugünlerde gözlerim öyle çok kızarıyor ki, insanlar yüzüme baktıklarında korkacaklar diye çekiniyorum. ya da ayyaş falan zannedecekler, ne bileyim... zaten dört derece miyop astigmatlar, biraz da zorlanınca zıvanadan çıkıyorlar tamamen.
* geçen gün adamın biri, "avukatın ingilizcedeki adı liar (yalancı) imiş ama, ingilizlerin bir bildiği olmalı." dedi bana, mesleğimin "yalancılık" olduğunu destekli şekilde iddia etme gayesiyle debelenirken... "liar değil, lawyer. telaffuzları benziyor sadece." dedim sakince. "seni ingilizcemle döverim, seni doğduğuna pişman ederim, sana manevi tazminat davası açar, vekilin olacak meslektaşımı mahkeme kapılarında sürüm sürüm süründürürüm!" demedim. adamın suçu yok a dostlar, asıl kabahat o dedikoduyu çıkaranda!
* bakınız, bir avukat bilir ki, birisine dava açtığı zaman mahkeme kapılarında sürünecek olan, dava açtığı kişi değildir. dava açtığı kişinin zavallı avukatıdır.
* küçükken, evimizin üstüne kocaman bir fanus kapattığımı ve o fanusun içinde kalan bölgeyi adeta bir ormana çevirdiğimi hayal ederdim. upuzun sarmaşıklar, devasa çiçekler, kuşlar, patika yollar olurdu camdan bahçemin içinde. hiç rüzgar esmez, kar yağmaz, soğuk olmazdı elbette. korunaklıydı fanusumun içi. yemyeşildi. uzunyayla bozkırının getirdiği bir özlem olsa gerek bu saçma hayal, bilemedim şimdi...
* psikolojik baskı, işkence, kaçma arzusu, eli ayağına dolaşmak, mahçubiyet, acele ve bunlara benzer tüm duyguların bileşimi nedir diye sorsan, "market kasasında poşeti açamamaktır." derim ey canım okuyucu.
* "birinin ağzının ortasına sağlamından iki tane yapıştırma arzusu"nun en temel kaynağı nedir diye sorarsan da, "toplu taşıma aracında yüksek cakcak'larla sakız çiğneyen insan kısmısıdır." derim sana."
* neden bilmem de... buraya folon gider. dinleyin. ilk kez dinliyorsanız, önce manasız yere gözleriniz dolacak. yadırgamayın.
* salif keita, mali'li bir sanatçı. zenci, ama vitiligo hastası olduğu için teninin rengi siyah değil tam anlamıyla... afrika'yı anlatıyor şarkılarında... ve hep, o anlamadığım dille gözlerimi yaşartmayı başarıyor benim.
* murphy der ki, bir kişinin ya da şeyin sana en uzak olduğu an, ona en çok ihtiyaç duyduğun andır.
* allah da senin belanı versin murphy.
* sonra yine yazarım.
* eh, bu yazı da taslak olarak epeyce beklemiş. ve "dün akşam" diye bahsettiğim akşam, "geçen yıl bir akşam"a dönmüş. varsın öyle olsun. kaldığım yerden devam ederim ben de...
* bir ömür kurufasulye ve beyaz çikolata yiyebilirim. bir ömür kalorifer peteğinin önünde, kocaman bir minderin üstünde kitap okuyabilirim. bol sütlü, bol şekerli kahvem ve yaseminli yeşil çayım olursa, bir ömür başkaca içecek istemeyebilirim. bir ömür belgesel seyredebilir, kestane yiyebilirim. sevdiğim şarkılardan yaptığım listeyi evire çevire bir ömür dinleyebilir, bir yandan da bir şeyler karalayabilirim. bir de antepfıstığım olsun, gıkımı çıkarmam.
* bugünlerde gözlerim öyle çok kızarıyor ki, insanlar yüzüme baktıklarında korkacaklar diye çekiniyorum. ya da ayyaş falan zannedecekler, ne bileyim... zaten dört derece miyop astigmatlar, biraz da zorlanınca zıvanadan çıkıyorlar tamamen.
* geçen gün adamın biri, "avukatın ingilizcedeki adı liar (yalancı) imiş ama, ingilizlerin bir bildiği olmalı." dedi bana, mesleğimin "yalancılık" olduğunu destekli şekilde iddia etme gayesiyle debelenirken... "liar değil, lawyer. telaffuzları benziyor sadece." dedim sakince. "seni ingilizcemle döverim, seni doğduğuna pişman ederim, sana manevi tazminat davası açar, vekilin olacak meslektaşımı mahkeme kapılarında sürüm sürüm süründürürüm!" demedim. adamın suçu yok a dostlar, asıl kabahat o dedikoduyu çıkaranda!
* bakınız, bir avukat bilir ki, birisine dava açtığı zaman mahkeme kapılarında sürünecek olan, dava açtığı kişi değildir. dava açtığı kişinin zavallı avukatıdır.
* küçükken, evimizin üstüne kocaman bir fanus kapattığımı ve o fanusun içinde kalan bölgeyi adeta bir ormana çevirdiğimi hayal ederdim. upuzun sarmaşıklar, devasa çiçekler, kuşlar, patika yollar olurdu camdan bahçemin içinde. hiç rüzgar esmez, kar yağmaz, soğuk olmazdı elbette. korunaklıydı fanusumun içi. yemyeşildi. uzunyayla bozkırının getirdiği bir özlem olsa gerek bu saçma hayal, bilemedim şimdi...
* psikolojik baskı, işkence, kaçma arzusu, eli ayağına dolaşmak, mahçubiyet, acele ve bunlara benzer tüm duyguların bileşimi nedir diye sorsan, "market kasasında poşeti açamamaktır." derim ey canım okuyucu.
* "birinin ağzının ortasına sağlamından iki tane yapıştırma arzusu"nun en temel kaynağı nedir diye sorarsan da, "toplu taşıma aracında yüksek cakcak'larla sakız çiğneyen insan kısmısıdır." derim sana."
* neden bilmem de... buraya folon gider. dinleyin. ilk kez dinliyorsanız, önce manasız yere gözleriniz dolacak. yadırgamayın.
* salif keita, mali'li bir sanatçı. zenci, ama vitiligo hastası olduğu için teninin rengi siyah değil tam anlamıyla... afrika'yı anlatıyor şarkılarında... ve hep, o anlamadığım dille gözlerimi yaşartmayı başarıyor benim.
* murphy der ki, bir kişinin ya da şeyin sana en uzak olduğu an, ona en çok ihtiyaç duyduğun andır.
* allah da senin belanı versin murphy.
* sonra yine yazarım.
20 Aralık 2011 Salı
AŞK-I ESARET YA DA ESARET-İ AŞK
Uğruna
türküler yakılan kavramlar vardır.
Aşk'ın
başını çektiği...
Ki
aşk da bir çeşit esarettir aslında.
Bir
çift kara göze esir olmaktır.
Ya
da yarin çiçeklerce kokusuna...
Esaret,
aşkın ruhunda vardır. Kalbin derinliklerinde hissedilenler bağımlılıktan ve
kendini adamaktan ne denli uzaksa, aşka da o kadar mesafelidirler. Aşk, esir
eder insanı kendine. Ve bu kölelik, maşuka duyulan bağlılık şeklinde yansır
maddeye. Aşkın ruhundaki esaretin elle tutulur tek yanı budur. Gerisi mi?
İnkar... İnkar eder her aşık esaretini. Kendine bile anlatamaz, utanır, saklar.
Ve herkes zanneder ki dolayısıyla, en kör aşık kendisidir.
14 Aralık 2011 Çarşamba
гъатхэм и мэр
гъатхэм и мэр мэ къэбзащэщ,
гу къэбзащэм къыпощэщ ар.
ещыгуауэу пщ1ыхь гуэуащэм,
к1ыф1ыщэмк1э еунэт1ыжыр.
сэ къысхуэнэр зы гугъап1эщ,
гу къэбзащэм и щэн щабэу...
гъатхэм и мэр тызокъухьыр
пщ1ыхь дэхащэм, сип1эр уафэу... (жан)
гу къэбзащэм къыпощэщ ар.
ещыгуауэу пщ1ыхь гуэуащэм,
к1ыф1ыщэмк1э еунэт1ыжыр.
сэ къысхуэнэр зы гугъап1эщ,
гу къэбзащэм и щэн щабэу...
гъатхэм и мэр тызокъухьыр
пщ1ыхь дэхащэм, сип1эр уафэу... (жан)
1 Kasım 2011 Salı
sigortalı avukatın bir günü
içses:
07.15 - ev: "günaydın ben! bugün nasılım? harikayım, daha harika olacağım! haydi bakalım, iyi başla güne! kahvaltı? hayır, yapamam... ofiste atıştırırım birşeyler. dereotlu poğaça iyi fikir. ya da ay çöreği. şunu mu giysem? hımm bu güzel..."
08.55 - ofis: "ilk duruşma saat 09.15... bugün altı tane... saatler de ters. stajyeri yanıma almalı. poğaçalarımı yiyip beş dakikaya çıkayım ofisten. liste, liste, listeeee... hmm... 09.15 - 18 iş mahkemesi, 09.20 - 7 iş mahkemesi, 09.45 - 11. ağır ceza mahkemesi, 10.00 - 17 asliye ceza mahkemesi, 10.30 - 12. icra mahkemesi, 10.35 - 2. sulh hukuk mahkemesi... evet, hadi bakalım! ooo, 5 dakikam var! çantamı toparlayıp çıkayım en iyisi, poğaçalar beklesin! cüppem nerede? hah! tamam... 'çıktım beeeen!' "
07.15 - ev: "günaydın ben! bugün nasılım? harikayım, daha harika olacağım! haydi bakalım, iyi başla güne! kahvaltı? hayır, yapamam... ofiste atıştırırım birşeyler. dereotlu poğaça iyi fikir. ya da ay çöreği. şunu mu giysem? hımm bu güzel..."
08.55 - ofis: "ilk duruşma saat 09.15... bugün altı tane... saatler de ters. stajyeri yanıma almalı. poğaçalarımı yiyip beş dakikaya çıkayım ofisten. liste, liste, listeeee... hmm... 09.15 - 18 iş mahkemesi, 09.20 - 7 iş mahkemesi, 09.45 - 11. ağır ceza mahkemesi, 10.00 - 17 asliye ceza mahkemesi, 10.30 - 12. icra mahkemesi, 10.35 - 2. sulh hukuk mahkemesi... evet, hadi bakalım! ooo, 5 dakikam var! çantamı toparlayıp çıkayım en iyisi, poğaçalar beklesin! cüppem nerede? hah! tamam... 'çıktım beeeen!' "
Le Mont Saint Michel
kız kulesi'nin benzeri... ama çok daha büyüğü... suların ortasında yükselen, insanı görünüşüyle heyecanlandıran, masalların içine çeken bir yapı...
minik bir şehir.
fotoğraflarıyla insanı büyüleyen bir güzellik...
le mont saint michel manastırı.
13 Ekim 2011 Perşembe
Roman Kahramanları
Roman Kahramanları, yayın danışmanlığını Eray Canberk'in, genel yayın yönetmenliğini ise Irmak Zileli'ni üstlendiği üç aylık bir edebiyat dergisi... Derginin danışma kurulunda ise Ataol Behramoğlu, Selim İleri, Tahsin Yücel gibi önemli isimler yer almakta.
Derginin 8. sayısında (2011 Ekim sayısı) bir "Çerkes Edebiyatı Dosyası" yer aldı. Bu dosyada Çerkesleri Hulusi Üstün, Anzor Keref, Özdemir Özbay, Hüsniye Özgündüz, İbrahim Dizman, Feridun Büyükyıldız ve ben yazdık...
Benim ele aldığım konu, hepinizin okuduğuna inandığım Sami Paşazade Sezai'nin "Sergüzeşt"i idi... Ve dolayısıyla esaret...
Aşkla örülü, aşka karışmış, aşkla kafası karışmış bir esaret belki...
Dergiyi tüm kitapçılarda bulmanız mümkün.
Dilerim iyi iş çıkarmışızdır. :)
Keyifli okumalar...
11 Ekim 2011 Salı
gdo geliyor!!!
çevreye dair bir duyuru daha...
gdo'lu, yani genetiği insan eliyle değiştirilmiş mısırın türkiye'de satışa sunulmasını engellemek için sadece saatler kaldı!
buradaki linke tıklayarak bir imza da siz verin!
gdo'lu, yani genetiği insan eliyle değiştirilmiş mısırın türkiye'de satışa sunulmasını engellemek için sadece saatler kaldı!
buradaki linke tıklayarak bir imza da siz verin!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


