22 Aralık 2009 Salı

ölüm

o geldiğinde, hayatınızın en acı ve en kaçınılmaz gerçeğini görmemek için kapatırsınız gözlerinizi. bu son tepkinizdir engel olamadıklarınıza... o an dilenir ki sizin için, bütün bir ömrü kapalı gözlerle yaşamamış olasınız.

o geldiğinde, yaşama tutunmak için gösterdiğiniz son gayrettir alnınızda biriken terler. ve dünyaya bıraktığınız son eserdir de aynı zamanda... o an umulur ki, bütün ömrünüzü alın terinizle kazanarak geçirmiş olasınız.

o geldiğinde, çaresizliğin dibine vurursunuz. hiçbir şekilde karşı koyamayacağınız, engel olamayacağınız, direnemeyeceğiniz tek şeydir belki de o, dünyaya gönderildiğiniz günden bu yana başbaşa kaldığınız... ne paranız kar eder, ne mevkiniz, ne tanıdıklarınız...

o geldiğinde dilenir ki sizin için, sonrasında huzur bulanlardan olasınız...

(huzurla uyu)

17 Aralık 2009 Perşembe

sıkıldım

pet şişenin ağzındaki ruj lekesi kadar sinir bozucu bir öğledensonra yaşarken kendine gelmenin en iyi yolu bence, upuzun siyah saçların uçlarını dudağın üzerine bıyık gibi yapıştırarak (saydam bantla yapıştırılacak) güzel bir tuzlu ayran içmektir ey insanoğlu.
sonra da aynaya bakmalısınız.

yaratıcı olun.

6 Aralık 2009 Pazar

псынэм уэрэд щыжес1ак1э

псынэм уэрэд щыжес1ак1э,
уи нэ плъызыр къыспыкъок1ыр.
лъэмыжц1ык1ум укъытету,
укъоплъыхыр.

псынэм уэрэд щыжес1ак1э,
къуэлэбзухэр мэ1ущащэр.
сигум щ1ыгъу пшынэц1ык1ур
мэтхьэусыхэр.

псынэм уэрэд щыжес1ак1э,
дэнэпсыр мазэм къыпощыр.
Уищхьэцым къытелъэлъэжу
зегъэпсэхур.

псынэм уэрэд щыжес1ак1э,
Си дунейир ныхызолъхьэр.
гухэлъ пхуэсщ1а дэхэкъомыр
псынэм хохьэр.

псынэм уэрэд щыжес1ак1э,
си пэгуныр дыщэ мэхъур.
пшынэм къыпыщэщ макъамэр
мазэм дожэр.

псынэм уэрэд щыжес1ак1э,
лъэмыжц1ык1ур мэк1эзызыр.
си агум илъ сигур, щэхурэ
мэгызыр.

псынэм уэрэд щыжес1ак1э,
уи нэбжъыцхэр къыстолъалъэр.
хьэблэ щ1алэм яхэт закъуэ,
сыныппоплъэр.

4 Aralık 2009 Cuma

Mikromilliyetçilik Üzerine

Diaspora Çerkesleri asgari yaşamsal ihtiyaçlarını karşılayabilme eşiğini geçtikten ve sürgünün ardından sosyo kültürel ve de politik kaygılar gütme bilinç seviyesine tekrar döndükten sonra, bu kaygı ve de endişelerini tatmin yolunda karşılarına çıkan en büyük engel, şüphesiz mikromilliyetçilik olmuştur. Zira mikromilliyetçilik, zaten bir avuç olan ve sınırları dahilinde yaşadıkları ülkelerde azınlıkta bulunmaları nedeniyle talepleri her daim arka sıralardan dillendirilen halkın daha da bölünüp parçalanmasına, buna bağlı olarak çoksesliliğin olumsuz netice yaratacak seviye ve şekillerde zuhur etmesine yol açmıştır. 1980'li yıllara kadar "Çerkeslik" üstkimliğinin şemsiyesi altında anılan birçok Kuzey Kafkas Halkı, bu yıllardan itibaren ırksal temellendirmelere ya da bölgesel ayrımcılıklara dayanarak bu üst kimliktenkendini soyutlamış, boy-bölge-dil ve hatta zaman zaman kabile temelinde sınıflandırmalara girişmiş, kısacası "Çerkeslik" günümüzde temel itibarıyla sadece "Adıge"lere ve "Ubıh"lara kalmıştır.

Bu durumun meydana getirdiği birçok olumsuzluğun yanı sıra ben, mikromilliyetçiliğin zannedildiği ya da ilk izlenim itibarıyla görüldüğü kadar da öcü olmadığı kanaatindeyim.

Öncelikle, Kuzey Kafkasya gibi dünyanın hiçbir coğrafyasında, bu kadar küçük bir alanda barınamayacak çeşitlilikteki halkı, dili ve kültürü barındıran bir toprak parçasında kültürlerin kendilerine has yapılarını korumaları, dillerin kendi saflıklarıyla muhafaza edilebilmeleri ancak ve ancak mikromilliyetçilik ile mümkündür. Bazıları her ne kadar birçok farklı kültürün katkısıyla oluşmuş-oluşturulmuş, homojen ve sentez yapıdaki bir "Kuzey Kafkasya Kültürü"nü savunuyor olsa da, temeli binlerce yıl ötesine dayanan bir Kabardey kültürü ile Türk ve farklı doğu kültürlerinin devşirilmesi suretiyle oluşmuş Balkar kültürünün bir araya gelmesi durumunda ortaya bir "sentezin" çıkmayacağı, bu durumun Kabardey Kültürü açısından felaket olacağı izah gerekliliğinden oldukça uzaktır. Aynı durum diller için de geçerlidir. Yine binlerce yıl öncesine dayanan ve dünyanın hiçbir dil grubuyla akrabalığı olmayan Adıge dillerinin, Ural-Altay kökenli Türki dillerle karışması halinde kendilerine has birçok özelliklerini yitirecekleri ve bilimsel anlamda kıymet kaybedecekleri de aşikardır. Kaldı ki dillerin karışıp birbiriyle etkileşmesi sentez değil, olsa olsa dilin ölümü ile neticelenir; tıpkı dönem dönem Farsça, Arapça, Fransızca ve İngilizcenin etkileri altına giren ve TDK'nın çalışmaları ile eşikten dönen Türkçe gibi...

Hiçbir kültüre tam anlamıyla benzemeyen ve aslında bir kültür dahi olmayan ucube bir halk yaşam tarzı ile, hiçbir dile tam anlamıyla benzemeyen ve aslında bir dil dahi olmayan ucube bir iletişim aracı, hiçbirimizin işine yaramayacaktır; ne Adıgelerin, ne Abhazların, Ne Osetlerin ve ne de diğerlerinin...

İşte tüm bunların panzehiri, mikromilliyetçiliktir.Bu nedenle, bu denli karmaşık bir coğrafyada mevcut hassas dengelerin korunması ve sorun yaratması muhtemel birtakım ince sınırların muhafazası açısından mikromilliyetçilik bir yandan beslenmeli bir yandan ise birliği sarsmaması için ehlileştirilmelidir.

Öte yandan, yine Kuzey Kafkasya gibi bir coğrafyada tek bir devletin kurulabileceğine hala inanmakta olan ve bu hayalin ola ki gerçekleşmesi halinde ortaya çıkacak sorunları coğrafyaya arkasından baktığı pembe gözlükleri gereği idrak edemeyen kimseler bilmelidirler ki, yukarıda izah edilen sıkıntıların panzehiri olarak anılan mikromiliyetçilik, Birleşik Kuzey Kafkasya ülküsünün yine bir ihtimal gerçekleşmesinin ardından çok daha farklı ve açık ifade etmek gerekirse "kanlı" yüzüyle ortaya çıkacaktır. Zira uzaktan uzağa gayet barışçıl bir şekilde ve kardeşçe yaşayan halklar, ortak menfaatlerde her ne kadar birlikte hareket etseler de çatışan menfaatlerde yine mikromilliyetçiliklerine sığınacaklardır. İşte o zaman panzehir, zehire dönüşecektir. Ve mikromilliyetçilik panzehiriyle kendi öz benliklerine sahip çıkmayı başaran halklar, bu kez de mikromilliyetçiliğin zehriyle ve korudukları özbenliklerinin kendilerine verdiğine inandıkları güçle kendi yaşam alanlarını korumaya kalkışaacklardır.

Bu durum, yadırganası değil; doğal karşılanası bir sürecin başlangıcı olacaktır. Zira mikromilliyetçilik, hem zehrimiz, hem de panzehirimizdir.

umut

küçük kulübenin küçük bahçesinin içerisindeki küçük gül fidanlarını çapalamakta olan küçük ihtiyar, başını kaldırıp bulutların gökyüzünde oluşturduğu küçük dairelere ve ışık huzmelerine bakarken, yaşadığı hayatın ne kadar küçük olduğunu ve yüreğine sığdırdığı küçük umutların kendisini mutlu etmeye nasıl yetebildiğini düşündü bir an.

biliyordu ki hayallerinin büyüklüğü ile ters orantılı idi zaten mutluluk.
hayaller ne kadar kocamansa, hayalkırıklıkları da o kadar devasa olurdu zira.

çapasını elinden bırakıp kulübesindeki odun sobasına yöneldi ağır adımlarla, bahar yüzünü göstermiş de olsa dağlar soğuk ve karlıydı henüz. üstelik gökyüzü, dünkünden daha bereketli bir yağmuru müjdelemekteydi.

işte yepyeni bir umut kaynağı daha... "dünkünden daha bereketli bir yağmur!"

eline batan kıymığa gülümsedi. "iki damla kanımı aldın sen, vücudum iki damla kan üretti; taptaze iki damla kan. bu iki taze kan damlası için sana teşekkür etmeliyim." topluiğne ucuyla etinden kazıyıp çıkardığı kıymığı sobaya attı, tekrar yere düşüp birilerinin ayağına batmaması için.

birileri?
sincaplar mesela.
ya da tek gözü kör kedisi.
veya peri kızı, taa onsekizinden beri rüyalarında gördüğü...

zaman insanlarla öyle oyunlar oynar ki, insancıklar farketmez bazen bunları. kah saçlarını ağartır insanın, kah bacaklarını sızlatır, gözlerini-kulaklarını çalıverir... kah adamın yüreğine köz atıp kaçar zaman, işte o an günler geçmek bilmez. o köz yakar kavurur, su toplatır gariban yüreğe. ne merhem sürsen çare etmez, ne ilaç versen kusar yürek... tek dermanı işte o kaçıp giden, kuytulara saklanan acımasız zamandır. gelip geçse, saklanmasa, kaçmasa; tükenecektir gam, keder... insancık bekler durur... gözleri duvarda, bekler...
bekler... zamanın gelmesini ve geçmesini bekler...
bekler...
bekler...

ya da kucaklar dolusu mutluluk sunuverir bir anda zaman insana, ama işte o günler su misalidir. göz açıp kapayana kadar geçer, zamanın cilvesidir bu; lanet ve kıvrandıran bir cilve... dursun ister insan, tıpkı yüreğine kor saldığı o anlarda olduğu gibi kendisinden kaçsın ve bir köşeye sinsin saklansın ister. ama hayır, dönenir durur etrafında insanın, o mutlu anları alıp kaçar ondan... ve yine saklanır. geçmek bilmeyen yürek darlanmalarını bırakır adama...

velhasılı, şu koca dünyadaki en acımasız şey de zamandır, tüm dertlerin dermanı olan merhametli ana da...

küçük ihtiyar bunların farkındaydı farkında olmasına da, o hep teşekkür ederdi işte zamana. kendisini ihtiyarlattığı için değil, büyüttüğü için... kendisine acıları verip kaçtığı için değil, eninde sonunda gelip eline tutuşturduğu o acıları geri aldığı için...

ve şimdi bekliyordu, tek başına.
kendisine verilen tüm acıların alınmasını... tüm acıların ve tamamen... elinden alınıp okyanusa fırlatılmasını, geri dönmemecesine...

o gün geldiğinde teşekkür edecekti meleğe.
kendisine en baştan yaşayabileceği yepyeni acılar ve o acıların sona ermesiyle erebileceği yepyeni huzurlar sunduğu için...

"teşekürler ölüm.
sen bana kendi kollarında, yepyeni bir hayat sundun."

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...