26 Temmuz 2010 Pazartesi

bir şizofrenin intiharı

elindeki kahve fincanını masaya bırakıp iki adım ilerledikten sonra duvara onlarca çiviyle çaktığı, sırları dökülmeye yüz tutmuş, babaannesinin çeyizinden kalma, kırmızı çerçeveli ince-uzun aynaya döndü ve kendinden emin bir şekilde haykırdı; sanki aynadakilerin hepsi, evet hepsi onu duyarmışçasına ve alkışlarmışçasına ama hiçbiri söylemezmişçesine alnının ortasında kocaman bir bıçak yarasının kanadığını...

"gülmeyin, pislikler!" dedi sert bir çığlıkla. "gülmeyin!"

orada bir sürü insan vardı; hatta bir sürü yaratık ve insan diyemeyeceği, insan demeye dilinin varmayacağı, dili varsa bile insan sıfatının üzerinde hoş durmayacağı ya da o sıfat üzerinde hoş dursa bile küçücük bir menfaat karşılığı ve belki menfaati dahi olmaksızın, öylesine, kendiliğinden insan olmaktan vazgeçebilecek, evet bunu yapabilecek ve belki de bugüne kadar defalarca yapmış bir sürü yaratık. bir çift güzel kadın memesi için adam öldürebilecek belki ya da daha da çirkinleşebilecek şu an olduğundan...

gülüyorlardı.
siniri bozuluyordu.

mozart dinlerken neden rahatladığını ve bach’ın neden elini kolunu dolaştırdığını düşündü o an nedensiz yere. bir anda unuttu yaratıkları.

sonra yere tükürdü. şekerliydi kahvesi, lanet olası dondurmadan bile daha şekerli... oysa şekeri sevmezdi. genzi yanardı şeker yiyince...

şizofren oldu olalı hiç rüya görmüyordu. bu onu en çok ürküten şeydi belki de bu ilginç ama bir o kadar da keyifli ve renkli hastalıkta... oysa rüyaları severdi. rüya gibi yaşamayı da severdi ama insanların rüya gibi yaşadıklarını sadece rüyasında görebilenlerdendi çünkü çevresinde rüya gibi yaşayan hiçkimse ve rüya gibi hiçbir kız ve rüya gibi hayatlar ve rüya gibi kokular ve rüya gibi aşklar ve rüya gibi şeyler işte her neyse, onlar yoktu. aslında rüyaları gördüğü zamanlardan pek iyi hatırladığı da söylenemezdi, ama her iki uçta da; çok iyi ya da çok kötü bir hayat değildi onunki. sıradan. can sıkıcı. berbat. bitse de ölsek. böyleydi. yani, hep böyle... "bitse de ölsek."



masanın üzerindeki yumuşak şekerlerden alıp attı ağzına ama daha bir dakika kadar önce kahvenin içersine attığı iki şekerin dahi kendisini kusma raddesine getirdiğini hatırlayıp midesi iki kat daha bulanırken, pencereye bir kuş çarptı sendeleyerek ve büyük, kof bir gürültüyle.
yan yan uçarak gelip çarpmıştı kuş pencereye. ya rüzgara kapılmıştı ya da yara almıştı belli ki.

anlamak zor değildir cama çarpan bir kuşun derdini.
kanatları küçük gelmiştir hayata karşı...

güzel kadınlardan tiksindiği kadar en az, en az o kadar tiksinirdi güneşten de. bilirdi ki insanın içini uyuşturan şeylerden birisi de güneş ışığıdır. zira size her şeyi güzel gösterir o fotoğraflarda. en çirkin bahçe bile güneş ışığının altında parıl parıl parıldar, en sevimsiz bebek dahi ışıktan gözlerini kıstığında pek bir güzelleşir.
kaplumbağalar da güzeldir güneşte.
kanatları çıkar onların da...

üç kitabı üst üste koyup başını yasladı onlara ve masanın üzerinde uyuklamaya başladı. bir akbaba, henüz canlı bir yılanın içini yiyordu didikleye didikleye. yılan kıvranıyordu. çırpınıyordu. ama kurtulamıyordu akbabanın pençelerinden. kocaman kuşun her gaga darbesinde kanı sıçrıyordu kızgın kumların üzerine yılanın. kumlar kanı koynuna aldığı gibi emiyordu iliklerini. dibe varıyordu kan, en dibe. belki de yılanın bin yıl önceki atalarının kemiklerine varıyordu kan. kum su geçiren bir toprak çeşidiydi çünkü. hem çöldü burası, suya aç olmalıydı her yer. o nedenle kanı daha bir hızla emerdi kumlar şüphesiz.

lisedeki fen derslerinde öğrendikleriyle rüyasını harmanladığı sırada uyandı. bir bardak su istedi ötekinden. ama öteki, her zaman yardımcı olmazdı berikine. daha doğrusu, fikirleriyle alakalı yardım istediğinde ya da ona bir konuda soru sorduğunda her zaman için cevap alabilirdi. ama kendisi için bir şey yapmasını istediği zaman sonuç muhakkak hüsran oluyordu.
tembeldi öteki.
ya da bedenleri tek olduğu içindi belki de bu tembelliğinin ve umursamazlığının nedeni. "suyu ben getirsem de, getirmesem de yine kalkacak bizimki" diye düşünüyordu belki.
e haksız da sayılmazdı.
o halde neden kızıyordu ki beriki ötekine?
bilmiyordu.

bir "beriki" yaşantı.
bir de "öteki"...
sürgünleri görüyordu bu iki adamda.
iki ayrı dili olan ve yüreği geçmişiyle bugünü arasında parçalandıkça küçülen, zavallı sürgün halkları...

sokakta yürürken bir cenaze konvoyuyla karşılaştığında hep gülümseyerek seyrederdi insanları. bilirdi ki o tabutun içindeki adam yukarıdan bakıp dil çıkarıyor cansız cesedini ve o cesedin içindeki tüm bokları, evet maddi-manevi tüm bokları sırtında taşıyan zavallı salaklara. bir gün o ahşap insan ölüsü kutusunun içinde kendisinin de olacağını düşler ve mutlu olurdu. o gün, işte o gün en başta geri zekalı iş arkadaşlarının ve geri zekalı patronlarının ve geri zekalı müşterilerinin ve geri zekalı rakiplerinin ve kapitalizmi icat eden geri zekalı adamın ve parayı icat eden geri zekalı lidyalıların... sahi, "insan ölüsü kutusu" pek komik değil miydi? cesedin metalaşması daha başka nasıl ispatlanabilirdi ki? ruhunu yitiren bedeni paketler ve postalardı insanoğlu. bu kadar. kutuya koy ve postala. hiç yaşamamış gibi, hiç ruhu olmamış, hiç sevmemiş, hiç gülmemiş, hiç sinir krizi geçirmemiş, hiç kiraz yememiş, hiç tansiyonu düşmemiş, hiç kıskanmamış, hiç şarkı mırıldanmamış, hiç mektup yazmamış, hiç başı ağrımamış, hiç burnu akmamış, hiç küfür etmemiş, hiç hayal kurmamış, hiç insan olmamış gibi...

canı sıkılıyordu. bugün.
çok.

oyun hamuruyla oynamak istiyordu ama annesinin bir keresinde kendisini uyardığını hatırlıyordu, otuz dört yaşına geldiğini ve bunu yapmasının artık salakça olduğunu savunarak...
kokuları güzeldi oyun hamurlarının.
renkleri güzel kadınlar gibiydi.
ama o güzel kadınları sevmezdi.
yine de oyun hamurlarını ve ondan yaptığı her bir yaprağı ayrı renkte olan papatyaları severdi.
oyun hamurlarını sevmezdi çünkü onlar kadınlara benzerdi.
ama oyun hamurundan yapılmış çiçekleri severdi...
oyun hamurundan yaptığı kadınları sevmezdi.
ama oyun hamurundan...

"of!"

"çamaşır suyu var mı acaba evde?"
kanepenin kıyısında reçel lekesi... belli ki vişne reçeli ve ağdalaşmış... ama çamaşır suyu leke yapabilirdi, öyle duyduğunu hatırlıyordu annesinden... kumaşın rengini açabilirdi ya da, her neyse...

üç gündür şizofrendi.

hayır, üç yıldır insan, sekiz gündür şizofren, iki saattir aşık, yaklaşık 1.7 saniyedir...
neyse.

"aynadakiler gitmiş. hepsi gitmiş. hepsi.
beni bana bırakmışlar ama ben beni istemiyorum.
benim sevdiğim ben, ben değilim. sevmediğim beni benden uzaklaştırmak da zor."

televizyonun yan tarafında yenmiş üç elmanın kalıntıları vardı, kararmış ve hatta çürümüş-küflenmiş. birini alıp kemirmeye koyuldu. tadı buruktu. yedikçe ağzının içindeki mikropları hisseder gibiydi adeta, bu da onu sonsuz mutlu ediyordu. "mikrop yiyorum!" diye düşündü. "saf mikrop. tertemiz. mikrop. benden bile daha mikrop!"
koyverdiği kahkaha, tavanı titretti adeta. üst kat komşusunun suratını görür gibi oldu, bir kahkaha daha patlattı keyif ve gaddarlıkla.

"çocuk olsa da sevsek!" diye geçirdi içinden. gözleri doldu.
canı karnıyarık çekmişti.

koyunların meleyişlerini hatırladı sonra birden bire; iki yıl kadar önce artvin'e tatile gittiğinde köylerden geçerken o kadar tatlı meleşirlerdi ki, duyardı ve keyiflenirdi kendi kendine. kuzuların tiz sesleri ve koyunların onları annelik içgüdüsüyle sımsıkı sarışı, olmayan kollarıyla...

alto bir kadın sesi doldurdu dimağını birden. kalın ve güçlü bir ses, her altoda olduğu gibi karakteristik.
işte sahnede nükhet duru!
yanağındaki o kapkara benle gülümser ve daracık kıyafetiyle ilginç danslar yaparken...

alto susmuyordu. bastırıyordu baritonun sesini.
alto, ağlıyordu.
ve bir kadın, "alto ağlıyor"du.

"ağıt" dedi içinden. "acaba mezopotamya kültürlerinde olduğu şekliyle başka kültürlerde de var mıdır? mesela bir kürt, arap ve türk kadının ağıt yakışı, bir şilili, ispanyol ya da alman kadının ölüye ağlayışıyla aynı mıdır?"
hayır. aynı olamazdı.
olmamalıydı.

köpeği vardı yıllar önce. onu özledi.
siyahtı tüyleri.
parktan kaçıp karşıdan karşıya geçmek ve sokak köpekleriyle kavga etmek isterken kahrolası toyota marka, gri, otomatik vites, çirkin ve şişman bir kadının sürdüğü, arka tamponu hafiften ezik ve bundan da belli ki daha önce de kaza yapmış, ön camında zevksiz ve itici, sarı kafalı bir bebek figürü asılı, birkaç gün önce yağan yağmurdan sonra hala yıkanmamış ve allah bilir ki içi leş gibi kokan bir arabanın altında kalmıştı. onu özlüyordu şimdi. sabahları yatağının yanına kıvrılıp kendisinin uyanmasını bekleyişini ve siyah tüylerini özlüyordu.

cama vuran kuşun hala orada olduğunu farketti o sırada.

pencereyi açar açmaz kuşun cesedi, son bir titreyişle yüksek boşluktan aşağı doğru havalandı.

arkasından bir süre bakıp bacağını kaldırarak kalorifer peteğinin üzerine çıktı.
sürgün hayatları sevmezdi.
iki dilli yürekleri de...

3 yorum:

  1. Herkes yalnız ölür.

    YanıtlaSil
  2. bu hikayeyi biryerden mi aldınız yoksa kendinizmi yazdınız?biryerlerden aldıysanız iyi sürgün mürgün karıştırıp yapıştırmışsınız,sırıtmış ama olsun.siz yazdıysanız bu saçma yazıya ne kadar vakit harcadınız?çok düşündünüzmü

    YanıtlaSil
  3. Jan Hanım edebi tekniğiniz bir harika. Son günlerde okuduğum ve kafamı en fazla meşgul eden yazılardan birisi buydu, teşekkür ediyorum size. Edebiyatçı olabilmenin ilk adımı kendine has bir tarz geliştirmek ve okuyucunun kafasını yazıyla doldurabilmektir. Öyküden o kadar keyif aldım ki anlatamam. Sağolun.

    Gizem Özden

    YanıtlaSil

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...