19 Aralık 2010 Pazar

kafa şişirmeye tam teşebbüs

* şu poşet ıhlamurlardan birini demleyip fincanınızdan çıkartırken sıkmayı deneyin. artık ipiyle mi sıkarsınız, elinizle mi sıkarsınız, kaşıkla mı sıkarsınız; bilemem. önemli olan şu: poşetten süzülen suya dikkatlice bakın bu sırada. o andan sonra ıhlamuru içebilirseniz, sizi tebrik edeceğim! (bu arada, sırf imla kurallarına uymak için "edeceğim" yazmak zor geliyor evet. eh alışmışız artık mesajlarda, internette, kısacası hızlı hayatın içerisinde "edicem" ve hatta "etcem" yazmaya... bir de; hani türkçe yazıldığı gibi okunan bir dildi?)
* eti cin'in artık bence suyu çıktı. kekini yaptılar, minisini yaptılar. bence cin, cin'ken güzeldi.
* epeydir yazı girmemişim bloga. aslında aklımda, unutmuş değilim. ama zamanım hiç yok ey okuyucu. zamanım olduğu anlarda da konsantre olamıyorum, aklım çok karışık bugünlerde.
* itiraf ediyorum: televizyon seyrettiğim nadir zamanlarda genellikle cartoon network seyrediyorum.
* ve böylece, bazı çizgifilmlerin çocukları gerçekten psikopat yapabileceğine kanaat getiriyorum.
* ama ben en çok casper'i ve johnny bravo'yu seviyorum!
* johnny, çapkın bir karakter. kaslı, karizmatik ve aptal. daha doğrusu hımm... zekası yaşına göre biraz geriden geliyor diyelim. çocuklar için yapılan bir çizgifilm olabileceğini zannetmiyorum. onların kavrayamayacağı çok ince espiriler var çünkü içerisinde. hafta içi her akşam saat 24.00 gibi (tam saatini bilmiyorum) cartoon network'te yayınlanıyor. tavsiye ederim. işte kendileri! şu karizmaya bakar mısınız?
* evde kocaman minderleriniz varsa, kış günleri kalorifer peteğinin önünde o minderlere gömülüp kahvenizi yudumlayarak kitap okumanın hayalini kurarsınız durmadan. gündüz vakti ofiste çalışırken de geçer sık sık içinizden bu düşünce. lakin gelin görün ki o minderlere oturmak bir türlü kısmet olmaz size. neden mi? "şimdi ne güzel kabarıklar, oturunca sönüp ezilecekler. hem kılıfları da kirlenmesin..." düşüncesi yüzünden! "süs için mi duruyor o minderler o peteğin önünde arkadaşım! şimdi ilk iş kalk, git ve turuncu minderin üstüne oturup masumiyet müzesi'ni bitir!"
* muz yedikten sonra bir süre, azı dişlerim birbirine yapışıyor.
* hep yiyecekten bahsetmişim bu yazıda. olmadı bu.
* 26 aralık'ta kahramanmaraş'tayım. kahramanmaraş kuzey kafkas kültür derneği gençlik komsiyonu seçimlerinde...
* şimdi bir izahat daha yapayım madem... word'de yazdığınız yazılarda genellikle büyük harfleri word otomatik olarak algılar. yani cümle başlarında, noktalardan sonra vs. büyük harfle başlar. dolayısıyla shift tuşuna basma sayınız düşer, üzerinizdeki yük azalır. (büyük zahmet, evet!) ama iş bu blog sayfasında yazı yazarken (ki ben yazılarımı word'de yazıp sonradan buraya eklemiyorum, doğrudan burada yazıp yayınlıyorum) böyle bir özellik yok. dolayısıyla zaman kaybetmemek ve shift tuşu ile daha az uğraşmak için ben büyük harflerimden feragat ettim. her bir yazıda 100 büyük harf olduğunu farzedin. bir shift tuşu da bana yarım saniye kaybettiriyor olsun... büyük harflerden feragat etmekle her bir yazı için 50 saniye karım var demektir. zamandan büyük tasarruf.
şimdi ciddi bir hesaplama yapmak için bu yazıdaki büyük harf ihtiyacını saymak isterdim. ama bununla zaman kaybedemem.
içimden bir his "bu konuyu uzatmakla epeyce zaman kaybettin zaten." diyor. bence haklı.
* bence çirkin bebek yoktur. pasaklı ve ağlak bebek vardır.
* pilates sporu hayatımı değiştirdi ey okuyucu! meğer vücudum kaslarla örülüymüş. anatomi bilgim altüst oldu yeminle!
* terk ettiğim yerde yarattığım büyük boşluk, cüssemin marifeti değildir. işte böyle de büyük laflar ederim ben.
* bazen yok yere huzursuzlanıyorum. işte o zamanlarda, anason içirilip sızdırılarak (bu nasıl bir kelimedir yarabbim!) beşiğine yuvarlanan gaz sancılı bebekleri kıskanıyorum.
* bence kumpir çok pahalı. maliyeti 2 lira, satışı onbeş! olmaz böyle şey!

13 Aralık 2010 Pazartesi

Ben Bir Sürgün Çocuğuyum

Ben bir sürgün çocuğuyum.
Hep başkalarının masallarını dinledim.
Ezberlerken asla benimseyemediğim kahramanların asla alışkın olmadığım maceralarını; sorgulamadım.
Çünkü sorgulamak, benim hep içimi acıttı.
Kendime ait bir oyunum olmadı hiç. Kutu kutu pense oynarken dilim dönmedi tekerlemelere. Zamanla vazgeçtim kendi şarkılarımı söylemekten ve ezberledim öğretmenimin ödev verdiği marşları büyük bir hırsla.

Ben bir sürgün çocuğuyum.
Anadilimde okuma hakkım olmadı hiç. Adımı her daim, onu veren dedemin bana seslendiği gibi değil; devletin bana seslendiği gibi yazdım. Dayak yedim öğretmenimden, okuma yazmayı ilk söktüğümde yamuk yumuk harflerle defterime ana dilimdeki soyadımı yazdığım ve henüz Türkçesini bilmediğim yumurtayı Çerkesçe anlattığım için arkadaşıma... Ve bir zaman sonra, öğretmenimin emriyle kendi ellerimle sıraladım "benim" dilimde konuşan arkadaşlarımı tahtaya, cezalandırılmaları için... Cetvelle vuruluşunu seyrettim parmak uçlarına. Ders aldım. Ama aslında bana vermek istedikleri dersi değil...

Ben, bir sürgün çocuğuyum.
Her sabah, "Türküm!" diye bağırırken farkettim aslında en çok, yabancılığımı ve yadırgandığımı... Kutladığım bayramlarda okurken mensup olmadığım bir ırkın kahramanlıklarını canla başla öven şiirleri, öğretmenimizin yaptığı "günün anlam ve önemi" konuşmasında uzun uzun bahsedilen o cesaret timsali savaş ve galibiyetlerde gönüllü olarak can veren dedelerimi koyamadım hiçbir yere; çünkü şiirime göre ya "kahraman Türk"lerdi ya da... Hiçbirşey.
Hangisini seçeceğimi uzun süre bilemedim.
Kendiliğimden "hiçbirşey" olana kadar...

Ben bir sürgün çocuğuyum.
Bakkaldan ekmek isteyemedim hiç, annemden istediğim gibi...
Köyümden ayrılıp karışmak zorunda kaldığımda, tam ortasında yaşamama rağmen son kertede yabancısı olduğum hengamenin içinde, en çok anadilimi özledim.
Ve sıcaklığını, bir yumuşak halghuane'nin...
Susmak zorunda kalırken, ev sahibi gördüğüm insanlarca hakkım gaspedildiğinde dahi içdürtüsel bir saygıyla; hiçbir yere ait olmamanın o büyük ağırlığını hissettim omuzlarımda. "Soluk benizli!" diye dalga geçilirken hep, ikinci gülünçlüğüm kaba telaffuzlu Türkçemdi.
İnadına sokulurken Ethem adı gözüme, sesimi çıkaramadım. "Siz Çerkesler hep hainsiniz!" cümleleriyle beraber gözyaşlarımı gizlemek istercesine öne eğdiğim başım, atalarımın ruhunu kıvrandırdı hep Sarıkamış ve Çanakkale sırtlarında... Vicdanı ve adaleti sorguladım işte en çok o zaman, saygıyı sorguladım. Yedi tane atamın ne uğruna savaştığını sorguladım. Sorguladım, içim her kanadığında...

Ben bir sürgün çocuğuyum.
Kaybettiğim tek şey bir köy ismi olmadı, haritadaki yerlerini dahi bilmediğim şehirlere dağıldığımda.
Unuttum anadilimi, tıpkı kusar gibi memelerinden emdiğim sütü annemin suratına...

Ben bir sürgün çocuğuyum.
Dokunulduğunda acıyan bir vatanım var, tam göğsümün ortasında...

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...