Soykırımın varlığının dünya arenasında kabulü halinde karşılaşacağı birtakım uluslararası baskı ve yaptırımlar nedeniyle "Ermeni Diasporası" tamlamasını kullanmaktan öcü gibi korkan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Osmanlı'nın siyasi hatalarının (ya da faşizminin ve ikiyüzlü politikasının demeli) neticesinde bugünkü topraklarında barındırmak zorunda kaldığı ve aslında ülkenin kurulmasında asli etnisite kadar (ve belki de daha fazla) emeği bulunan bir çok halkı da inkar ederek sorumluluktan kaçmaya çalışmakta... Bunun yansımalarını "Kart kurt Kürtleri"nde, "Kıpçak Çerkesleri"nde, "Osmanlı torunu Boşnaklar"da bolca gördük ve görmeye de devam ediyoruz...
Geçenlerde hep beraber seyrettik, siyasilerin kronik "yağ yakma" hastalığından muzdarip bir Akepe'li vekilin Çerkesler için kurduğu sözümona "jest" cümlesini... "Siz diaspora değilsiniz!" diyordu mezkur vekil konuşmasında, "Burası sizin anavatanınız..."
İlk bakışta çok da kötüniyetli gelmeyebilir bu cümle insana. Hani, samimiyetine de güvenebilirsiniz belki. Biraz da söyleyene duyduğunuz sempati - antipati ile ilişkilidir algınız; subjektiftir, beşeridir... Her neyse...
Ama benim bu cümleye dair iddialarım, düşüncelerim, kaygılarım farklı. Ya da ben kötüniyetliyimdir belki, bilmiyorum.
Konuya en başından başlamak gerekirse... Diaspora kelimesi, köken itibariyle Yunanca'dan gelirmiş. "Tohumun saçılması, kopuş, dağılış" anlamlarından türemişmiş. Türkçedeki karşılığı ise TDK'nın (o her zamanki gibi tutmayan) önerisine göre "kopuntu" olarak ifade ediliyor. Dünya üzerinde "diaspora" olarak ifade edilen bir çok insan topluluğu - halk - kitle (Yahudiler, Ermeniler, Afrikalılar, Türkler, Çingeneler vs.) mevcut olsa da, diaspora olmak için (detaylandırmadan uzak olarak, ana hatlarıyla) iki temel şart lazım:
1. Anavatandan, isteği hilafına, zorunlu nedenlerle ayrılmış olmak (ki bazı sosyolog ve tarihçiler bunu illa ki şiddet şartına bağlıyor),
2. Vatan olarak, ayrıldığı yeri (orijininin dayandığı ve istemeden ayrıldığı toprakları) görmek ya da bulunduğu ülkede diaspora sıfatıyla yaşadığının bilincinde olmak. (Bununla beraber - buna ek olarak da "etnik bilinç - azınlık olma bilinci" geliyor elbet.)
Bu şartlara bir çok eklemeler yapmak ve onları değiştirmek mümkün olsa da, "diaspora" olmak için gereken bu iki temel özelliği dünyanın en meşhur diasporalarından bazılarının dahi (kısmen) karşılamadığını görmek mümkün. Örneğin, en kalabalık diasporalardan biri olan "Yahudi Diasporası"nın büyük bir kısmı, artık yaşadığı yere ayak uydurmuş, orayı benimsemiş, maddi durumu oldukça yerinde ve İsrail'i vatan olarak görmekten çok uzak...
Bahsi geçmişken, Yahudi Diasporası ile Çerkes Diasporası'nı kıyaslamak ve bu kıyaslama üzerinden Çerkes Diasporası'nı - yerinde olduğunu düşündüğüm bir ifadeyle - hafife almak, bana çoğu kez abesle iştigal gibi geliyor. Elbette diyebilirsiniz ki "2000 yıl sonra hiç yoktan bir ülke kurmak, bomboş topraklara milyonlarca insanı geri getirmek herkesin harcı değil; bunu biz 150 yıl sonra dahi beceremedik." Mutlaka herkesin harcı değildir bu... Ama bu noktada diyebilirim ki, "Şayet bizim dinimiz hala eski Çerkes dini olsaydı ve o dinde Tha bize Kafkasya'yı vaadetseydi, ahiret huzurunu Kafkasya'nın bağımsızlığını sağlamamızla kazanabileceğimizi müjdeleseydi, bugün biz de bağımsızdık."
Kısacası, bizim diasporamızın kendi içinde Yahudi Diasporası kadar "ülkücü" (kelime burada "ülküsüne bağlı" anlamında kullanılmıştır, aman diyeyim!) olmamasının nedenlerinden en önemlisi, şüphesiz din faktörü... Yahudiler için İsrail, vatan olmaktan çok daha öte... İsrail, ebedi hayat ve Tanrının rızası demek...
Yine bu kıyaslamanın absürdlüğüne ek olarak: Yahudi diasporasının 1948 öncesinde İngiltere'den aldığı desteklere ve ırkdaşlarının Filistin topraklarına dönerek İsrail'in kurulmasını sağlamaları için Hitler Almanyası ile işbirliği içinde çalışarak Yahudi katliamına destek olduklarına da dikkat çekmek gerekir. Siyonizmin o dönemdeki liderleri, Naziler ile beraber çalışmış ve sırf Filistin'e yerleşimi sağlayabilmek için Yahudi katliamında Almanya ile işbirliği içerisinde olmuşlardır. Öte yandan, Ortadoğu'daki Arap güçlenmesinden korkan batılı devletler, İsrail Devleti'nin kurulmasında Yahudi Diasporasına büyük destek vermişlerdir. Öte yandan Siyonizm, radikal dinci Yahudiler için İslamla mücadele rotası olarak kabul görmüş; İsrail Ülkesi, milli bağımsızlıktan çok "haçlı seferi"ne benzer dini bir saikle kurulmuştur.
Elbet burada uzun uzadıya kıyaslama yapmıyorum. Sadece yeri gelmişken, gözüme batan bir iki hususu dile getirmek istedim.
Şimdi gelelim, diaspora sahibi, yani topraklarında kendi çoğul halkından başkaca bir diaspora halkı barındıran ülkelerin, evsahipliği yaptıkları bu diasporaya yönelik genel tutumlarına... Bu tutumları genel itibariyle üç ana grupta ele alabiliriz:
1. İnkar - red,
2. Kabul ve asimilasyon (ya da ülkenin demokrasi anlayışına bağlı olarak entegrasyon),
3. Kabul ve özgürlükçü yaklaşım.
Bu tavırlardan birincisi, ülke topraklarındaki diasporik toplumun (ve genel manada tüm diğer azınlıkların) inkarıdır. Bu tavırda genel itibariyle diasporik toplum hiç yokmuş gibi davranılır, bu etnisite ülkenin asli etnik grubuna dahil edilir. Ve bu inkar, doğal olarak asimilasyonu beraberinde getirecektir. İnkar durumundaki ülkelerin asimilasyon politikaları genellikle sistemli ve bilinçli ancak gizlidir. Zira ülke, asimile etmesi gereken farklı bir etnisitenin varlığını dahi kabul etmez; ancak dile getirmediği bu varlığı içten içe tüketmek için çabalamaktan da geri durmaz. Türkiye'nin içerisindeki etnik azınlıklara yönelik olarak bugüne kadar sergilediği tavır (hal-i hazırda değişiyor olsa ya da değişiyormuş gibi gösterilse de) inkar tavrıdır.
İkinci tavır, kabul ve asimilasyon - entegrasyon tavrıdır. Burada devlet, içerisindeki diasporik topluluğu - etnik azınlığı kabul eder. Ancak o topluluğu asimile etme ya da kendi iç yapısına entegre ederek siyasi - kültürel - ekonomik ayrışmasını mümkün olduğunca azaltma, sivri noktalarını törpüleme çabasındadır. Almanya'daki Türk diasporasının durumunu buna benzetebiliriz. Almanya, ülkedeki Türk varlığını kabul etmekte ancak Türkleri küçümsemekte ve Alman nüfusa entegre etmeye çalışmaktadır. (Not: Şahsen "Türk Diasporası" ifadesini terminolojik olarak doğru bulmadığımı, Almanya'daki Türk nüfusun diaspora tanımına uyduğu kanaatinde olmadığımı belirtmeden geçemeyeceğim. Ancak genel kabul bu yönde olduğu ve ikinci sıradaki tavır örneğine örnek manasında uyduğu için, yazımda "Türk Diasporası" ifadesini kullanıyorum.)
Üçüncü tavır ise, ülkenin azınlığı kabul ettiği gibi ona tüm sosyal ve siyasal haklarını teslim etmesidir ki ileri demokrasi gerektiren bu tavrı bire bir uygulayan ülke sayısı, bir elin parmaklarını geçmez. Zira her ülkenin asli halkı ve siyasal erki, etnik azınlıklara karşı derin bir "sadakatten şüphe" ve hatta zaman zaman "ırka dayalı antipati" duygusu besler. Verilen hakların da bu şüphenin sebeplerini tetiklemesinden endişe eder.
Diasporik toplulukların ise, yaşadıkları ülke içerisinde talep ettikleri haklar genellikle üç eksende gelişir: yasal ve fiziki eşitlik (savunma hakkı da dahil); sosyal, kültürel, dini ve finansal idame ve komünal kültürel, sosyal ve siyasi çıkarların geliştirilmesi (Not: Bu "geliştirme" talebi, ülkenin demokratikliği ile doğru orantılıdır. Ülke demokrasiden uzak ise, etnik azınlık "gelişme"den çok "muhafaza" ve "idame" talep etmek zorunda kalacaktır.) Bu taleplere karşı, yukarıda özetle ifade edilen üç tavırdan birini benimseyen evsahibi devlet, diasporik topluluğu diaspora olarak kabul etmekten (genellikle ve ülkenin demokrasi çıtasıyla doğru orantılı olarak) imtina eder.
Bunun baş sebebi ise, neticede yine "korku"dur.
Evsahibi ülke, söz konusu diasporanın yukarıda sayılan ve üç eksende gelişen talepleri ile karşı karşıya kalmamak, bu talepleri reddetmesi durumunda yaşanacak sıkıntılardan uzaklaşmak, ülke içerisindeki "yabancı" ve dolayısıyla da "potansiyel düşman" kesimi minimuma indirmek, asli etnik grubu kızdırıp gücendirmemek ve onların "çıkarlarını" (etnik azınlığın "haklarına" rağmen) muhafaza etmek gibi amaçlarla diasporayı inkar yoluna gider.
Bu inkarda genellikle kullanılan argümanlar ise, "Siz de buralısınız, bizimle eşitsiniz."dir.
Halbuki bu cümlelerdir asıl "yabancı" olunduğunu - görüldüğünü ifade eden, ıspatlayan şey.
Soykırımın varlığının dünya arenasında kabulü halinde karşılaşacağı birtakım uluslararası baskı ve yaptırımlar nedeniyle "Ermeni Diasporası" tamlamasını kullanmaktan öcü gibi korkan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Osmanlı'nın siyasi hatalarının (ya da faşizminin ve ikiyüzlü politikasının demeli) neticesinde bugünkü topraklarında barındırmak zorunda kaldığı ve aslında ülkenin kurulmasında asli etnisite kadar (ve belki de daha fazla) emeği bulunan bir çok halkı da inkar ederek sorumluluktan kaçmaya çalışmakta... Bunun yansımalarını "Kart kurt Kürtleri"nde, "Kıpçak Çerkesleri"nde, "Osmanlı torunu Boşnaklar"da bolca gördük ve görmeye de devam ediyoruz...
Günümüzde Türkiye Cumhuriyeti topraklarında yaşayan onlarca (ve maalesef bilinçsiz) etnisiteden biri olan Çerkes Diasporası da şüphesiz bu "bizdensin kardeş" politikasının canlı kurbanlarından... Devlet, azınlığın kendisine yükleyeceği "hak ve özgürlük" yükünden mümkün olduğunca kurtulmak amacıyla, azınlık etnisitesini inkar ile onu zaman zaman Kıpçak Türkü yapıp çıkmış, zaman zaman Osmanlı'ya hicret ile şereflendirmiş, zaman zamansa tıpkı yazının başında bahsi geçen siyasi gibi "Siz diaspora değilsiniz ki!"ye yatmıştır. Burada maksat, farklılıkların ifade edilmesini ve dolayısıyla da bu farklılıkların getirdiği talepleri minimuma indirmektir.
Yani bir nevi gizli asimilasyon...
Öte yandan, herhangi bir ülkede, kendi içinde kapalı bir yapı sergileyen ve etnik milliyetçilik olarak algılanması mümkün (ve hatta belki de tam ismi o olan) bir bilinç yapısına sahip, kısacası "kendi varlığını muhafaza etme" kaygısı güden bir etnisitenin ürküntüye ve hatta paranoyaya yol açmaması düşünülemez. Hele bu ülke, kurulduğu günden bu yana bölünme kabusları gören ve bu nedenle de - amiyane tabiriyle - öküz altında buzağı arar hale gelen Türkiye Cumhuriyeti gibi bir ülke ise, etnik azınlıkların her an sindirilmesi, asimile edilmesi ya da yukarıdaki paragrafta bahsedildiği üzere "inkar yoluyla" törpülenmesi, tornadan geçirilmesi kaçınılmazdır.
Karşı kıyıdan bakıldığında görülen ise, "Siz de bizdensiniz, diaspora kelimesini kullanmayın!" ikiyüzlülüğünü ağzı kulaklarında alkışlayan zevatın acizliği, farkında olmadığı ezikliği ve kompleksidir. Zira, "Sen de benimle eşitsin!" diyen birisine "Elbette eşitim, benim dedelerim de şehit oldu bu ülke için! Seninle eşitim ve eşit haklara da sahip olmalıyım!" diyeceği yerde "Sağolsun, beni kendi yanında görüyor; kendisiyle beni eşitledi. Helal olsun ona!" kompleksi ve acizliği ile yaklaşmak, karşıda yüzüne teneke sıvanmış bir edayla gülümseyen ve aslında düşündüklerinin tam tersini (sırf kendi çıkarlarına hizmet ettiği için) söyleyen asimilatör erki alkışlamak, şüphesiz tedavisi zor bir psikolojik ezikliğin göstergesidir.
İşte bu açıdan bakıldığında, Çerkesliğin ve Çerkes olarak kalabilmenin tek yolunun "vatan" ve "dönüş" olduğunu savunan kesimin gözünde, karşınıza geçmiş "Siz artık Çerkes değilsiniz! Bakın, Türkiye'desiniz ve Türk'sünüz. Dolayısıyla da aman diyeyim, dil, kültür falan demeyin bana! Yok öyle yağma!" mealindeki cümleleri kalıbına uydurarak ve hamasi bir edayla suratınıza çarpan bir siyasinin ikiyüzlülüğünden ziyade, bu ikiyüzlülüğe malzeme olanlardır asıl acınası haldeki...
Diaspora olmak, önce yüreğini, sonra ise geçmişini ve geleceğini ikiye bölmektir. Bir kısmını toprağa gömersiniz bunların. Diğer kısmı ise sizden çok uzaklardadır.
Burada ilginç bir durumun altını çizmek istiyorum: Diaspora olmak her ne kadar geçmişte halkınızın başına bir felaket geldiğinin ıspatı ise de, olumlu bir yanı da bulunan ve avantaja çevrilebilecek bir durumdur aslında. Nasıl mı?
Bilindiği üzere diasporik halkların büyük çoğunluğu (hatta neredeyse hepsi), tarihi anavatanlarında halkın bir kısmını bırakmışlardır. Diasporalar, anavatandaki bu kardeşleri ile genellikle iletişim halindedirler ya da en azından birbirlerinden haberdardılar ki diaspora olmanın şartlarına bu durumu dahil eden bilimadamları da mevcuttur.
Olaya iki açıdan bakıldığında şu görülecektir: Bir yanda anavatanından uzakta ve vatan bilincine sahip, yabancı ve kendisinden oldukça daha kalabalık bir etnisitenin içerisinde yaşayan bir halk topluluğu, yani diaspora. Diğer yanda ise halkının bir kısmı ülkesinden sürülmüş ancak kendisi anavatanda kalabilmiş bir kitle. Bu ikinci kitle zaman zaman İsrail gibi apayrı bir devlet sahibi olabilirken (ya da Türk diasporası gibi kendine ait ülkesinden ayrılmış olabilirken), genellikle ülkesi başkalarınca işgal edilmiş ve kendi topraklarında azınlık durumuna düşmüş bir halktır. (Evet, bu biziz.)
Bu iki yönlü bakışın ardından bir de şöyle ikili politika gelecektir:
Diasporadaki topluluk, kendi ülkesi olmayan (ve dolayısıyla da toprak talebinde bulunmayacağı) bir ülkede azınlık olarak yaşamaktadır ve amacı, sadece "sosyal, ekonomik ve kültürel idame"dir. Bu alanlarda gelişmeyi bir kenara koymuştur zaten, çünkü söylediğim gibi; sadece "idame"yi elde edebilmektedir. (Hatta çoğu zaman onu da elde edememekte, kıyasıya asimilasyona uğramakta, böylece zamanla diaspora olma niteliğini de yitirmektedir.)
Aynı diasporik halkın anavatanda kalan kısmı ise, (evet, yukarıda da anladığınız üzere Çerkesler örneğinden gidiyoruz), yine egemenliği altında yaşadığı ülkede azınlık durumundadır. Kendi topraklarında yabancıdır. Ancak kendi topraklarında olması sebebiyle, taleplerini daha geniş tutar. İdame'den öte "gelişme" de talep eder. Egemen ülkeden toprak talebi (işgalin üzerinden çok uzun bir süre geçmemiş ve asimilasyon süreci %100 tamamlanmamışsa) vardır ve hatta bu noktada egemen devlet ile fiili sürtüşmeler yaşanır.
Bu iki durumu beraberce değerlendirdiğimizde ortaya çıkan sonuç şudur: Anavatanda kalan kitlenin, egemen devlete siyasi tabiiyeti ve iç hukuk gereği talep edemeyeceği bir çok sosyal, kültürel ve siyasi hak; diasporadaki halk tarafından pekala ve çok daha sert dillerle talep edilebilir. Ancak burada da dikkat edilmesi gereken, diasporanın anavatandaki kardeşlerinin çıkarları hilafına hareket etmemeye özen göstermesi, adımlarını iyice ölçüp biçerek atması, her türlü şartı ve durumu sağlam bir mantıkla değerlendirmesidir.
Peki bunun şartı nedir?
Bunun şartı da iletişimdir.
Anavatan ve diaspora arasında yanlış anlaşılmaların olmadığı, tek bir sav ve temel üzerinden ilerleyen, ortak bir dille gelişen bir iletişim varsa ve anavatan ile diaspora birbirinden haberdarsa, beraber hareket etme yetisine sahipse, şüphesiz diaspora anavatanın şartlarını iyileştirebilecek atılımlarda bulunabilir. Bunun en güzel örneği günümüzde şüphesiz Ermeni Diasporası'dır...
Bunu biz Çerkesler neden yapamıyoruz?
Bu yazıda bu sorunun cevaplarını tartışmayacağım. Ancak çok göze çarpan birkaç ana çizgiden de bahsetmeden geçemeyeceğim:
Birincisi, biz "bilinçli ve bütünleşmiş bir diaspora" olmaktan çoktan çıkmışız. Düşünün, Türkiye'deki Çerkes nüfusunun (tahminen) 5 - 6 Milyon olduğu ifade ediliyor.
Peki sivil toplum kuruluşlarımızın toplam üye sayıları (mükerrer olmamak kaydıyla) kaç?
Ya da tam da burada bir ayrım yapmak gerekmez mi, "kültürel nüfus - biyolojik nüfus" şeklinde?
Bu 5 - 6 Milyon nüfusun yüzde kaçı "bilinç" sahibi, yani "kültürel nüfus"? (Ki diaspora olmanın temel şartlarından birisiydi bilinç...) Bir avuç dolusu "diaspora bilincine sahip insan"la ne yapılabilir? Bunca fikir ayrılığına, ego tatminlerine, maddi sıkıntılara değinmiyorum bile...
Ancak bizim anavatanla beraber hareket etmemizin - edemememizin daha önemli bir nedeni var. Şöyle ki; anavatandaki Çerkes halkının "sürgün hafızası", Rusya tarafından tamamen silinmiş durumda. Gerek Adıgey'de, gerek Kabardey'de ve gerekse Karaçay - Çerkes'te okutulan tarih derslerinde bugüne kadar Çerkes Sürgünü'nden asla ve asla bahsedilmedi. Sürgün oradaki kardeşlerimize, "Rus yönetimi altına girdikten sonra uygar kültüre ayak uyduramayan barbar Kafkasyalı'ların Osmanlı'ya gönüllü göçü" ve "zenginlerin gönüllü hicreti" olarak öğretildi, anlatıldı, benimsetildi.
Düşünün, siz tek taraflı olarak hasret ve sevgi duyuyorsunuz, zira zorla koparıldığınız bir vatanınız var. Ancak vatanda kalan kardeşleriniz, sizin onları "terk ettiğinizi" zannediyor. Çünkü onlara öyle öğretilmiş. Bu durumda "fikir birliği", "bakış açısı birliği" ve "birlikte hareket" mümkün müdür?
Elbette değildir.
Dolayısıyla, Çerkes Halkını tekrar "etkin bir diasporaya sahip" kılabilmek için, diaspora Çerkeslerinin bilinçlendirilmesinin yanı sıra, anavatandaki nüfusun "sürgün hafızasının" da tazelenmesi kaçınılmaz... Ancak ve ancak "diaspora" olduğumuzun (tüm tanımlarıyla beraber) halkımıza anlatılması gerekli ki, biz "beraber hareket eden bir diaspora" da olabilelim...
Bu yazımda değinmek istediğim bir çok konu daha vardı aslında. Ama başlıkları çok fazla dağıtmak ve bahsi uzatmak istemedim. Bazı cümlelerim ve ifadelerim de sırf bu kaygı ile yarım, eksik kalmış olabilir. Hatta tam ifade edememiş de olabilirim fikirlerimi. Ancak başkaca yazılarda benzer konulara değinirim tekrar. Şimdilik bu şekilde bahsetmek daha öz olacak.
Ha! Son olarak: Diaspora olmak, gocunulacak birşey değildir. Asıl gocunulacak durum, diaspora olmayı ve dolayısıyla tüm kültürel hakları, sırf birilerinin "yanında" olmaya feda etmek, değişmektir.
Saygılar.
ŞTIM Münteha Jan GÜLSU
03.01.2011
Tespitlerinize katılmamak elde değil, ancak bilişim deyimiyle kendimizi "upgrade" etmemiz gerekmiyor mu ?
YanıtlaSilHala soğuk savaş argümanlarıyla ifade ediyoruz kendimizi ve daha da acısı , sizce bırakın 150 yılı, mevcut sivil toplum örgütlenmelerimiz(!) ile 1500 yılda dahi bir adım atabilmemiz mümkün mü?
"Diaspora" ya ne anlam yüklemeliyiz ? Anavatana bakışımız ne olmalı ? Girizgahta yapmış olduğunuz akademik bazda diaspora tanımının "b" bendi , kesinlikle ve kesinlikle bizi dışlayan bir tanım bence. Bundan da şahsım adına hicap duyuyorum. Zira, siz de takdir edersiniz ki; Türkiye'deki Çerkes toplumunun %90'ından fazlası için, ANAVATAN , herhangi bir "gayrı-çerkes"'in bizi tanımlamada kullandığı "Kaf Dağı, Şeyh Şamil, Kafkas Kartalı" üçlemesi tadında bir sığlıkta kalıyor.Yazınızda bahsettiğiniz bilinç eksikliğinden bahsediyorum evet.
Olaya gerçekçi yaklaşmamız gerekiyor bence. Bence mevcut şartlarda Türkiye ya da genel anlamda tüm dünyadaki "Çerkes" diasporasını ekonomik anlamda bir güç haline getirmeliyiz , keşke yazınızdaki gibi Yahudi diasporasıyla karşılaştırılabilecek kadar güçlü maddi imkanlarımız olsa, biraz araştırılırsa, sadece ABD'de yaşayan yahudilerin anavatana maddi katkısının büyüklüğü ekonomik verilerle gözlemlenebilir. Aciliyetimiz , Kafkasya'da yabancıların tarım arazilerine gösterdiği ilgiyi misliyle gösterecek ekonomik güç sahibi işadamlarımızı bu noktaya kanalize etmek olmalı. Yakın zamanda anavatanı ziyaret ettiniz mutlaka bu konuda malumat sahibi olmuşsunuzdur. Tabi kısır döngünün başına geliyoruz tekrar. Organizasyon yeteneği "zexues"sel faaliyetlerle sınırlı örgütlenmelerle bu da elbette mucize. Son dönemde gençlerin öncülük ettiği ve samimiyetinden zerre şüphe duymadığım organizasyonları elbette bu kategorinin dışında bırakmak gerek.
Velhasılı kelam , Çerkes toplumu olarak durumumuz Pandora'nın kutusunu andırıyor. Elbette "müspet" anlamda... Açmazlar denizinde boğulan ve eriyen bu diaspora Çerkeslerine , iyi bir "maymuncuk" bulunması dileğiyle.
Bu güzel yazı için teşekkür ederim.
Saygılar.
Ben teşekkür ederim güzel yorumunuz için.
YanıtlaSilSize katılıyorum, diaspora tanımındaki ikinci seçenek maalesef halkımızın genelinde yok. Ancak açık söylemem gerekirse ben yazıyı, "diaspora bilinci"ne sahip, yani Kafkasya'yı anavatan olarak gören Çerkesleri baz alarak, onlar üzerinden yazdım.
Böylesi işime geldi belki de... :)
Saygılar.
Toplum olarak(Anavatan ve diaspora)Ermeni ve Yahudilerden bir ekiğimiz de -bu arada eski Kafkas dinleri için İbrani dininde yer alan toprağın kutsallığı ile yaptığınız tespit çok yerinde. Evet keşke buna benzer bir ifade bizde de olabilseydi. Ancak bizim için bir umut daha vardı. O da Fransız devrimiyle başlayan hepimizin ders kitaplarından bildiği milliyetçililk akımı. Maalesef bizi ulus düzeyine çıkartacak bu akımdan etkilenemedik coğrafi ve o an içinde bulunduğumuz savaşlardan dolayı. Bu da olmayınca Ruslarla yapılan savaşlar genellikle kavimler düzeyinde kalmış ve içinde bulunduğumuz duruma kadar gelmiştir. Ama günümüzde, 150 yıl önce olması gereken bilinç günümüzde özellikle yeni nesilde yerleşmeye başladı. Ben öyle görüyorum en azından:) bu da geleceğe dair umut verici...
YanıtlaSilSaygılarımla...
Daxby Hakan TOK
Yazınıza katılmamak elde değil. Acı ama toplumumuzun çoğunun farkında olmadığı gerçekler.
YanıtlaSilBazılarımız sizle biz eşitiz ifadesini kullanan birine karşı evet ya farklımı olacaktı tabiki eşitiz deriz. Fakat Türkiyenin gerçeği olan baskıcı dönemleri görenler herşeyden çekinir hale geldi. Perdenin arkasında ne var diye düşünmeyi unuttular sanki. Bazılarımızın alkışlaması bundan olasa gerek. Sanmamki o alkışlayanlar farkında olarak taviz versinler.
Bizimde perdenin arkasını görüp siyasete yine siyasetle cevap vermesini bilmemiz gerek. Kültürümüzü devam ettirmek için taviz vermeden taleplerimizin yerine getirilmesini sağlamak sanırım bizim için en iyisi olacaktır.
Daha bilinçli bir millet olabilmemiz umuduyla...
SaygılaR.
ЩОДЖЭН EMRAH
GÜÇ Gereklerin başı bu sizin gibi gençlerin sayeasinde hızla oluyor.Ayakları yere sağlam basan,bilinçli,ekonomik özgürlükleri olan, yönlendirici, biribirilerini destekleyen ve asla acele etmeyen iğne ile kuyu kazan gençler sizi seviyorum.Unutmayın mücadelenizi bütünün parçaları olarak yapın bemcil asla olmayın ayak olmadan baş yüriyemez ama ayaklara yön veren baştır,kol olmadan el uzanamaz ama el olmasa kol tutamaz..SEVGİLERİMLE... Kambike Alişan
YanıtlaSilBu "geri dönüş" kavramı, insanlarımızı cesaretlendirmekten ziyade, uyutmak için gibi geliyor bana. Geri dönmeyenin Çerkesliği kalmayacaktır bence, lakin dönen kaç kişi var, ona da bakmak lazım. "Anavatana dönelim dönelim" diyen kurumlarımızın başındaki büyüklerimizin kaçı buradaki durumlarını bırakıp gidebilir merak etmekteyim. Böyle diyerek, sanki en geç 5-10 yıla hepimiz gidebilecekmişiz gibi bir hava yaratılıyor. Bu da diaspora olma bilincinin en büyük düşmanıdır bana göre. Halbuki biraz talepkar olabilsek zarar değil faydalı olacak. İlk yerleşenleri anlamak mümkün; onlar dönme isteğiyle gelmişlerdi. Ama bizim dönmemiz zorken "dönüş masalı" uydurup diasporayı niye boşveriyoruz, onu anlamak güç. Böyle şeyleri düşündükçe içim kararıyor lakin umut işte.. Kaleminize sağlık, saygılar...
YanıtlaSilselamlar öncelikle. sosyal medya röportajları şeklinde bir uğraşımız var. açık konuşacağım sizinle röportaj yapmak için yanıp tutuşuyorum.
YanıtlaSil