29 Mart 2011 Salı

PARDON, BİZİM SÜRÜYÜ ARAMIŞTIM?


Sürüden ayrılanı kurt kapar.
Kapar, kapar da... Sürü nerede?
Ortadaki gruplardan hangisi asli sürü, hangisi bunun fer'isi?

Toplamda beş bin üyesi olmamasına rağmen kendisini beş milyonluk diasporaya vasi atayan KAFFED ve bağlı dernekler mi asli sürü?
Yoksa devamının nasıl geleceğini şimdilik hiçbirimiz bilmemesine rağmen, mevcut durumdan duydukları bezginlik ve bir anlık cesaretle, aniden eyleme girişen tüm diğer aktivist gruplar mı?

Asli sürü hangisi?

İşte bunu anlamak zaman ister. Ama bana sorarsanız, ikisi de... Zira benim için Çerkesliğe giden her yol mübahtır.

Bazı yollar kirlidir, bazıları hedef şaşırtır, bazıları çıkmazdır, labirenttir, halka şeklinde ve neticesizdir; döner durursunuz...
Rehberler bunu görmez.
Görse de umursamaz.
Ama önemli olan rehberin değil, halkın yüreğidir.
Vesaire.
Vesaire.
Vesaire.

Neyse...

Malum-u aliniz, on beş - yirmi gün kadar önce bir eylem gerçekleştirildi Ankara'da; adını daha önce bir çoğumuzun duymadığı Çerkes Hakları İnisiyatifi adlı oluşum tarafından. Açık söyleyeyim, eylem öncesi ben de duymamıştım inisiyatifin adını. Yani bazılarının zannettiği gibi inisiyatif üyelerinden ya da miting organizatörlerinden birisi değilim.

Ama oradaydım.

Sadece ve sadece dilim için, sadece ve sadece kültürüm için, sadece ve sadece geleceğim için; oradaydım.

Atalarıma olan borçlarımdan birini daha ödeyebilmek için, oradaydım.

Söyleyecek iki çift lafım olduğu için, oradaydım!

Anadilim için gidebildiğim her yerde olduğum gibi, oradaydım!

Toplanan insanlardan pek çoğu gibi eylemin arkasında neyin ya da kimlerin olduğunu sorgulamadan, bu konu ile ilgilenmeksizin, eylemi düzenleyen inisiyatifin yetkililerinin çoğunu dahi tanımaksızın, saf bir Çerkeslik kaygısıyla, omzumda dedemin yüz yıllık şxharxhon'u, dudaklarımda anadilimin şarkılarıyla; oradaydım...

Tıpkı on yıldır, hangi derneğimiz beni davet etti ise koşa koşa, keyifle gittiğim gibi; oradaydım!

Ha, konumuzla doğrudan alakalı değil aslında. Ama yine birileri yazıyı üstüne alınacağı ve yine aynı cümlelere muhatap olacağımı bildiğim için yazının başına ekleyeyim istedim:
Bazıları diyor ki (arkamdan ya da yüzüme karşı), "Derneğe gitmezsin. Dernekte emek vermezsin. Ama konuşur, eleştirirsin. Bu doğru mu?"
Cevabını uzun uzadıya pek vermedim bu sorunun.
Ama şimdi vereyim, madem yazım ile alakadar:
Efendim, bendeniz 17 yaşımdan beri (ve son üç yıldır azalan bir ivmede) dernek emekçisiyim. Her bilinçli Çerkes genci gibi, ben de derneğin tornasından geçtim.
Ben o derneklerde yeri geldiğinde masa sildim, yeri geldiğinde çay servisi yaptım, yeri geldiğinde sahnedeydim; yeri geldiğinde dersanede, yazı tahtasının önünde, Adıgece dersinde... Bazı gün oldu gecenin ikisinde çıktım çalışma salonundan. Bazı gün oldu, elimde broşürlerle sokak sokak gezip Çerkes aileleri dolaştım dernek adına...
Bugüne kadar, hangi derneğimizin hangi organizasyonuna davet edildi isem koşa koşa gittim; bırakın para almayı, ara sıra nezaketen bunu teklif eden büyüklerimiz olduğunda dahi utandım!
Özetle... Şimdilerde "dernek emekçisi" kesilen bazıları bir tek derneğe emek vermiş ise, ben Türkiye diasporasındaki derneklerin neredeyse yarısına emek verdim. O arkadaşlar iki gündür derneğin kapısından girip çıkıyor ise, ben on yıldır o kapının arkasındayım... Onlar düzenlenen gecede şeşen yarışmasında birinci olup, yapılan tüm zexeslere de katılarak "üstün hizmet ödülü"ne layık oldu iseler, ben bunları yapamadığım için sonsuz mahçubum; zira daha önemli işlerim oldu genellikle.
Derneğin içini de bilirim, nasıl yönetildiğini de, ne ile geçindiğini de, nelere katlandığını da, neleri göze aldığını da...
Velhasılı... Öyle oturduğu yerden konuşanlardan hiç olmadım.
İzahatlarıma itibar etmeyenler, bilahare araştırabilirler. Zira fazlasını söylemeyeceğim.

Kaldı ki eleştirdiğim tek yapılanma derneklerimiz ya da federasyonumuz da değil. Ben özünde, Çerkes diasporasının kökten uca hatalarla dolu olduğuna inananlardanım.

Hayır, içinizden geçtiği gibi milletin akıllısı değilim.
Sadece düşünüyorum. Ne tuhaf, değil mi?

Dilim için, kültürüm için, vatanım için bir adım olsun atan, bir parça olsun emek veren herkes ve tüm kuruluşlar başımın tacıdır; hepsinin sonuna kadar yanındayım, elimden ne gelirse... Bunun adının KAFFED olması, dernek olması, inisiyatif olması vesaire... Umurumda değil. Bunun yöneticilerinin Ahmet, Mehmet, Hasan olması... Umurumda değil...

Ben dilimin ve kültürümün emekçisiyim; kişilerin ya da kuruluşların değil.

Gelelim asıl konumuza...
Çerkesler 145 küsur yıldır diasporada mı? Evet.
Diasporik bir halk olarak ayakta kalmanın temel şartı -her türlü hak ve ayrıcalıktan ya da asimilasyon politikalarından bağımsız olarak- "bir ve birlikte olmak" mı?
Şüphesiz buna da evet.

Peki sizin derdiniz nedir a mübarek insanlar?

Bakıyorum, KAFFED'le inisiyatif sumo güreşinde. Kafkasya Forumu ile KAFFED köprüde inatlaşmış; ikisi de karşıya geçemiyor. DİÇEG olanı biteni sessizce seyretmekte iken atağa geçen bir takım dernekler, yakalayabildikleri muhalif kişileri ayaklarının altına almış ezmekte. Vakıflar suskun suskun çekirdek çitlerken, Birleşik Kafkasya Konseyi meseleye karışıp karışmamakta kararsız... Vesaire, vesaire, vesaire...

Hakem?
Yok!

Ha, "Ben bunlara karışmadım; bunları bilmiyorum, görmedim, duymadım." diyecek olan yetkililere de duyurulur: Maalesef buradan bakınca aynen böyle görünüyorsunuz!

Sözüm KAFFED'e değil. Sözüm İnisiyatif'e değil. Sözüm Forum'a, DİÇEG'e, vakıflara, derneklere, konseylere değil. Sözüm hepinize! İki'leşen, üç'leşen, beş'leşenlere... Sözüm Ahmet'e, Mehmet'e, Ayşe'ye, Fatma'ya... Sözüm Çerkes Halkı'na! Ben de dahil, isteyen üstüne alınabilir! Hatta ilk önce ben alınayım üstüme; Çerkeslik yapıp alınmamazlık etmesin misafirler...

Önce ben,
Sonra,
Siz!
Kurumları yöneten kişilerin tüm hatalarını neden kurumlara yığmakta ısrarlısınız?
Kurum eylem ve eylemsizliklerine yöneltilen tüm eleştirileri neden "yıpratma politikası" olarak değerlendirip üç maymunu oynamakta ve bir kez olsun dönüp aynaya bakmamakta inatçısınız? Neden tabanın talep ve hassasiyetlerine bu denli kapalısınız?
Kendi fikrinizde olmayan herkesi yaftalamakta, ötelemekte, kırmakta, incitmekte, yok saymakta neden bu denli cesursunuz?
Doğru iseniz, dürüst iseniz, korkusuz iseniz, yürüdüğünüz yoldan emin iseniz neden bu denli tedirgin ve hatta saldırgansınız?
Kendinizi beş milyonluk Türkiye Çerkes diasporasına sözcü - veli - vasi - kayyım atarken neden bu denli teklifsizsiniz?
İşinize gelmeyen bir tek adım atan insanların tüm emeklerini bir anda silmekte, onlara karşı saygısızlaşmakta, çirkinleşmekte, basitleşmekte nasıl bu denli rahatsınız?
Fevri ya da tamamen kişisel kaygılara dayalı davranışlarla halkı peşinizden sürüklerken düşünmemekte, taban adına karar alırken tabanın fikrini almamakta neden bu denli kararlısınız?
Türkiye Çerkes Diasporasının altmış yılda zar zor toparladığı üç kuruşluk akli - kültürel - demokratik birikimi harcamakta neden bu kadar hoyratsınız?
Rusları, Osmanlı'yı ve bizi yok eden diğer tüm hegemonyayı affetmekte neden bu kadar geniş yüreklisiniz? "Caniler!" haykırışında neden bu denli ürkeksiniz? Hak taleplerinde neden bu kadar çekingensiniz?
Anti demokratik yönetim şeklinize, tabanın sizden haberdar olmamasına, kendi doğrularınıza göre kararlar alıp uygulamanıza rağmen, herkesin bu kararlara uymasını beklemekte neden bu kadar safsınız?
Kişisel çıkarlarınızı toplumsal çıkarlarınızın önünde tutmakta neden bu denli arlanmazsınız?

Devam edebilirim...
Ama özetini geçtik. Devamını boş verelim.

Türkiye'de sivil toplum kuruluşlarımızın sık söyledikleri bir yalan vardır. "Kurumlar kişilere muhtaç değildir, kişiler kurumlara muhtaçtır." derler.
Her duyduğumda gülerim.

Eğer Türkiye'deki Çerkes Dernekleri - kuruluşları - örgütleri vesaire, şu anda ismini tek tek sayamayacağım sınırlı sayıdaki değerin - ismin muadilini - ikamesini bulabiliyor, yetiştirebiliyor ise, evet; kurumlar kişilere muhtaç değildir.

Ancak, Türkiye'deki Çerkes Dernekleri - kuruluşları - örgütleri vesaire, gönüllü olarak ve canla başla kendisine hizmet eden işte o iki elin parmaklarını geçmeyecek sayıdaki insanların muadilini bulamayacak ve yetiştiremeyecek ise (ki evet, bulamayacak ve yetiştiremeyecektir); o vakit o kurumlar, o kişilere bal gibi muhtaçtır efendim! Güldürmeyiniz beni! Yukarıda da anlattığım gibi, içinizi dışınızı bilmeyen biri değilim.

Türkiye diasporasındaki Çerkes sivil toplum örgütleri, muhtaç olduğu bu insanları üç kuruş bedele harcama lüksüne sahip değildir!

Ve taban... Taban da şüphesiz fikir, amaç ve eylem birliğine muhtaçtır...

Siz yukarıda birbirinizi yer, bel altı vuruşlarla "Kim önce ölecek acaba?" hesaplamalarına girerseniz...
Taban önce bir süre bekler ve sizi seyreder. Seyrederken de zaman zaman güler.
Sonra ise döner arkasını, gider.

Vakit, yapılan mitinge katılanların ortak akıl toplantısına dair davetlerini onlara nezaketen bildirim dahi yapmaksızın iptal etme vakti değildir. (Tanrım, bu hikayedeki mal benim! Ah, pardon!)
Vakit, "Onlar uyuşuktu, halkı biz uyandırdık!" böbürlenmesinin ve rehavetinin vakti değildir.
Vakit, "Beşiktaş'ta burjuva, Taksim'de Çerkes ruhu!" küçümsemesine girme vakti değildir!
Vakit, 21 Mayıs'ta aynı şehirde, aynı saatlerde iki ayrı miting yapma ve halkı bölme vakti değildir.

Vakit, aklı selim olma vaktidir.
Vakit, sağlıklı düşünme vaktidir.
Vakit, birbirinin eksiklerini bulup halkın gözüne sokma değil; birbirinin açılan ayıbını örtme vaktidir.
Vakit, bayrağı eline alıp halkın önüne geçen büyüklerimizin thamadeliğini gösterme vaktidir.
Vakit, "Sen hata yaptın, evet ben de hata yaptım. Ama şimdi... Halkımız için yan yana yürüyelim!" diyebilme vaktidir.
Vakit, beraber adım atma ve ortak yolu bulma vaktidir.
Vakit, harcayacak zamanımızın kalmadığını fark etme vaktidir!

Ve vakit, benim gözümde gerçekleri haykırma vaktidir.
Suskunluğu atma, ölü uykusundan uyanma, gerçeklerden korkmama vaktidir.
Protestoyu protesto gibi, kınamayı kınama gibi yapma vaktidir.
Ağlamayı bırakıp ayağa kalkma vaktidir!
Sürgünde ölenleri yad ettikten sonra, geriye kalanların "kendileri gibi olma mücadelesini" cesurca haykırma vaktidir!

Vakit, hesap sorma vaktidir.

Vakit, tarihin gözünün içine korkmadan bakabilme vaktidir.

Vakit, konsolos yardımcısının yardımcısıyla oturup çay içmeyi "protesto" zannetmekten sıyrılma vaktidir.

Bu, tüm kuruluşlarımız, örgütlerimiz, oluşumlarımız için geçerlidir.
Bu, "bizim!" için geçerlidir.
Şayet hala gerçekten ve inanarak "biz" diyebiliyor isek...

Ek 1: Bunca yazıdan sonra merak edenler olur belki. 21 Mayıs'ta öncelikle Taksim'deyim. Yetişebilirsem Beşiktaş'a da geçeceğim; ancak yetişemezsem, saatler üst üste getirilirse (ki bu beni üzer) ve gidemezsem bile Beşiktaş eylemine de çam sakızı çoban armağanı kabilinden maddi katkıda bulunacağım. Çünkü sürgün, "bizim" sürgünümüz. Aborjinlerin değil!

Ek 2: Yazı içeriğindeki "sürü" kelimesi mecazen kullanılmış olup, asla ve asla "düşünmeyen, kendisine söyleneni yapan, gösterilen yoldan giden" canlılar olan "koyun"larla halkımız arasında bir bağlantı kurulmamıştır. Evet.

Saygı ve selam ile...


Ştım Münteha Jan Gülsu
29.03.2011

0 yorum:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...