Uğruna
türküler yakılan kavramlar vardır.
Aşk'ın
başını çektiği...
Ki
aşk da bir çeşit esarettir aslında.
Bir
çift kara göze esir olmaktır.
Ya
da yarin çiçeklerce kokusuna...
Esaret,
aşkın ruhunda vardır. Kalbin derinliklerinde hissedilenler bağımlılıktan ve
kendini adamaktan ne denli uzaksa, aşka da o kadar mesafelidirler. Aşk, esir
eder insanı kendine. Ve bu kölelik, maşuka duyulan bağlılık şeklinde yansır
maddeye. Aşkın ruhundaki esaretin elle tutulur tek yanı budur. Gerisi mi?
İnkar... İnkar eder her aşık esaretini. Kendine bile anlatamaz, utanır, saklar.
Ve herkes zanneder ki dolayısıyla, en kör aşık kendisidir.
Bazen
de bambaşka bir biçimde birleşir esaretle aşk. Birbirlerini tamamlamaktan, ruh
ile gövde olmaktan uzaklaşırlar. "Davulun ritmini bozmaya" çalışırlar
belki de... Kuralları hiçe sayar, baş kaldırır, inatlaşırlar beraberce...
Mesela
bir kölenin gözlerinde belirir aşk, istese kendisini iki pula satabilecek olan asil
efendisine karşı...
Ya
da efendinin ruhunu gül bahçeleriyle donatır gizliden gizliye, eni boyu ucuz
bir halayık için...
Kâh
Mevlana'nın başını alır aşk, kâh Nedim'in...
Kendine
has bir edayla belirir ve söner her aşk her bir insanda. Ama söner, er ya da
geç.
Ya
da kim bilir, ölümsüz olanları da vardır belki. Kimsenin görmediği, kimsenin
bilmediği, kimsenin yaşamadığı; sadece duyulan, anlatılan, rivayet olunan,
sonsuz aşklar... Masallar, rüyalar, hayaller belki...
Kim
şahitlik edebilir ki Mecnun'un Leyla'ya olan aşkının ölümsüzlüğüne? Hem, kişi
aşıkken öldüğünde mi "ölümsüz aşk" mertebesine ulaşır yüreğindeki
sevda? Yaşarken yaşatmak değil midir esas olan, kalpteki duyguları? Aşkın
sağlaması nabız atarken yapılmaz mı? Hem, atmayan bir yürekte ne gezer sevda?
Mecnun
kavuşsaydı Leyla'sına, yıllar sonra da titreyecek miydi elleri ona dokunurken?
Bu
sorunun cevabını bilmeksizin nasıl "ölümsüz" deriz biz Mecnun'un
aşkına?
Aşk
esarettir.
Harem'e
tesadüfen getirilen güzel gözlü bir esir kız, Haseki Sultan oluverir birkaç yıl
sonra.
Bir
yanda prangalı bir ömür...
Diğer
yanda saltanat...
Hangisi
diğerini ilga eder, belli değil.
İkisinden
biri üstün gelir mi?
Ya
da yaşar mı esaretle saltanat bir arada?
Ki
yaşarlarsa beraber, aşktır kaynağı...
Dünkü
cariyeyi bugün sultan eyleyen, aşktır.
Azametli
padişahı bir cariyeye esir eyleyen, aşktır.
Haremdeki
cariyenin ise sultan olması değiştirmez, köle olduğu gerçeğini.
Öyle
bir saltanattır ki bu, Osmanlı yurdunun tahtında oturan Hanım Sultan, malik
değildir kendi hayatını yönetmeye...
Aşk,
esarettir.
Ve
tarihte bile koyun koyunadır aşkla esaret.
Öyle
ki tarihi dahi değiştirmişlerdir.
Krallar,
padişahlar, imparatorlar, aşkları uğruna esir düşmüş, esir almış, köle azad
etmişlerdir.
Apayrı
bir ticari sınıf dahi doğmuştur esaret kültüründen.
***
Bazı
halkların canı fazlasıyla yanmıştır esir
ticaretinden. Mesela Çerkesler'in...
Mezkur
esaret, en çok Çerkes kızlarının yüreğini yakmıştır Osmanlı devrinde. Aşkın
farklı suretlerde belirdiği, kadere dahil bir kölelik belki... Çaresizlik,
umutsuzluk ve mecburiyet karışımı bir yol, bir çıkmaz...
Karadeniz
kıyısında insan ticareti yapan, esir pazarlayan tüccarların Kafkasya'dan çalıp
getirdikleri güzel kızlar kâh haremde cariye, kâh konaklarda halayık, kâh
sarayda haseki oluvermişlerdir.
Güzellikleri,
yetenekleri ve terbiyeleri ile göz dolduran Çerkes kızları, esir tüccarlarının
ve harem adı altında meşrulaştırılmış kadın ticarethaneleri kurmayı mübah ve de
marifet sayan Osmanlı İmparatorluğu burjuvasının iştahını kabartmıştır. Çerkes
kızı ticareti, Osmanlı'da, 1864 yılında resmen başladığı kabul edilse de asıl
tarihi bundan çok daha öncesine dayanan Çerkes Soykırımı döneminde oldukça
artmıştır. Yüzyıllardır Rus Çarlığı ile savaşan, sürgüne ve soykırıma tabi
tutulan bir avuç Çerkes, kızlarının ellerinden alınarak Osmanlı
İmparatorluğu'na getirilmesine çoğu kez karşı koyamamışlardır.
Vatansızlığı,
gurbeti, iki pula satılıvermenin acısını, kendi öz kültürlerinde doyasıya özgür
yetişir ve yaşar iken birden bire köle olmanın insan ruhunda açtığı derin ve
kapanmaz yaraları, efendilerinin buyurduğu işleri eksiksiz yerine getirme
zorunluluğunun yüklediği ağırlığı, yok pahasına yenilen dayakların ve alınan
diğer türlü cezanın eziyetini çeken bu kızlar, Çerkes tarihinde de bahsinden
hoşlanılmayan birer iz olarak kalmıştır bugüne kadar...
Tarih
boyunca özgürlüğüne düşkün bir ırk olarak bilinen ve bu uğurda devrin en büyük
imparatorluklarından olan Rus Çarlığı ile ve nüfusları Rus Çarlığı'nın belki de
yüzde biri kadarken üç yüz yıldan fazla bir süre bilfiil savaşan Çerkesler,
kızlarının Osmanlı payitahtına köle olmalarının acısını ve utancını hala
sindirememişlerdir ve "Çerkes hanım sultan" öykülerini dile
getirmezler çoğu kez; yine o gururuna düşkün yapılarından ve duydukları
utançtan dolayı... Padişah annelerinin Çerkes olmaları övünülecek bir durum
değildir Çerkesler için, zira yukarıda da anlatıldığı gibi; Osmanlı tahtına
sultan olmak değiştirmez esaret gerçeğini...
***
Aşkla
esareti ele alan kitaplar da yazılmıştır bugüne dek. En bilinenlerinden birisi
ise Sami Paşazade Sezai'nin "Sergüzeşt"idir.
Her
kölenin, her halayığın yaşadıklarını yaşar şüphesiz.
Kendisine
buyurulan işleri yapar, dayak yer, hapsedilir, acı çeker...
Vatanını
özler, annesini görür rüyalarında.
Ve
evet, aşık olur.
Halayığı
olduğu evin küçük beyi Celal Bey'e olan aşkını açığa vuramaz Dilber uzunca
süre.
Çünkü
bilir ki herkes dengine verebilir yüreğini ancak.
Dilber
satılır, aşağılanır, ağlar, eziyet görür... Ancak bunlara rağmen dik duruşunu
bozmaz asla.
Quasimodo'ya
benzer benim gözümde Dilber.
Belki
anlayacaklardır, ama anlatmaz.
Anlatamaz
ya da...
Celal
Bey'in annesi satar Dilber'i, oğlunu bu asaletten uzak köleden uzaklaştırmak
için... Celal Bey delirir, aşk'ı o en arabesk haliyle anlatmayı hep sevmiş olan
Doğu Edebiyatı kültürüyle ve kaçınılmaz olarak elbette...
Sonra
satıldığı sahibi odalığı olmasını isteyince, harem ağası Cevher'in de
yardımıyla bu evden kaçar Dilber.
Kendisi
için yapabildiği tek şey ise, önüne çıkan ilk nehre atlamak olur.
Bir
esir, seçme hakkına sahip değildir hayatının sonunu nasıl getireceğinin bile...
Ölme
arzusuyla kendini akıntısına bıraktığı nehir dahi, özgürlüğünden çok uzak
olduğu bir anda önüne çıkan, rastgele bir nehirdir.
Vatanının
ırmağı değildir bu.
Kıyısında
sevgilisiyle gizli gizli buluştuğu, arkadaşlarıyla oturup sohbet ettiği, bazen
suyuna ayaklarını sokup serinlediği, sevdiği, aksinde kendini özgürce
seyredebildiği, yorulduğunda sesiyle dinlenebildiği bir nehir değildir...
Önüne
öylesine çıkmış bir ırmaktır Dilber'in atladığı ırmak...
Hatta
belki istememiştir de Dilber ölmeyi...
Ancak
kendisi için yapabileceği tek şey, ölmektir.
Efendisinin
onu satın alırken saydığı paraları hiç ederek...
Yani
son bir ihanetle, evet...
Ölmek
bile ihanettir bir köle için.
Tıpkı
Leyla'nın Mecnun'a ettiği gibi...
Münteha
Jan GÜLSU
(Roman Kahramanları Dergisi 8. Sayısında yayınlanmıştır.)

0 yorum:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.