20 Aralık 2011 Salı

AŞK-I ESARET YA DA ESARET-İ AŞK


Uğruna türküler yakılan kavramlar vardır.
Aşk'ın başını çektiği...

Ki aşk da bir çeşit esarettir aslında.
Bir çift kara göze esir olmaktır.
Ya da yarin çiçeklerce kokusuna...

Esaret, aşkın ruhunda vardır. Kalbin derinliklerinde hissedilenler bağımlılıktan ve kendini adamaktan ne denli uzaksa, aşka da o kadar mesafelidirler. Aşk, esir eder insanı kendine. Ve bu kölelik, maşuka duyulan bağlılık şeklinde yansır maddeye. Aşkın ruhundaki esaretin elle tutulur tek yanı budur. Gerisi mi? İnkar... İnkar eder her aşık esaretini. Kendine bile anlatamaz, utanır, saklar. Ve herkes zanneder ki dolayısıyla, en kör aşık kendisidir.

Bazen de bambaşka bir biçimde birleşir esaretle aşk. Birbirlerini tamamlamaktan, ruh ile gövde olmaktan uzaklaşırlar. "Davulun ritmini bozmaya" çalışırlar belki de... Kuralları hiçe sayar, baş kaldırır, inatlaşırlar beraberce...

Mesela bir kölenin gözlerinde belirir aşk, istese kendisini iki pula satabilecek olan asil efendisine karşı...
Ya da efendinin ruhunu gül bahçeleriyle donatır gizliden gizliye, eni boyu ucuz bir halayık için...

Kâh Mevlana'nın başını alır aşk, kâh Nedim'in...
Kendine has bir edayla belirir ve söner her aşk her bir insanda. Ama söner, er ya da geç.
Ya da kim bilir, ölümsüz olanları da vardır belki. Kimsenin görmediği, kimsenin bilmediği, kimsenin yaşamadığı; sadece duyulan, anlatılan, rivayet olunan, sonsuz aşklar... Masallar, rüyalar, hayaller belki...
Kim şahitlik edebilir ki Mecnun'un Leyla'ya olan aşkının ölümsüzlüğüne? Hem, kişi aşıkken öldüğünde mi "ölümsüz aşk" mertebesine ulaşır yüreğindeki sevda? Yaşarken yaşatmak değil midir esas olan, kalpteki duyguları? Aşkın sağlaması nabız atarken yapılmaz mı? Hem, atmayan bir yürekte ne gezer sevda?
Mecnun kavuşsaydı Leyla'sına, yıllar sonra da titreyecek miydi elleri ona dokunurken?
Bu sorunun cevabını bilmeksizin nasıl "ölümsüz" deriz biz Mecnun'un aşkına?

Aşk esarettir.
Harem'e tesadüfen getirilen güzel gözlü bir esir kız, Haseki Sultan oluverir birkaç yıl sonra.
Bir yanda prangalı bir ömür...
Diğer yanda saltanat...
Hangisi diğerini ilga eder, belli değil.
İkisinden biri üstün gelir mi?
Ya da yaşar mı esaretle saltanat bir arada?
Ki yaşarlarsa beraber, aşktır kaynağı...
Dünkü cariyeyi bugün sultan eyleyen, aşktır.
Azametli padişahı bir cariyeye esir eyleyen, aşktır.
Haremdeki cariyenin ise sultan olması değiştirmez, köle olduğu gerçeğini.
Öyle bir saltanattır ki bu, Osmanlı yurdunun tahtında oturan Hanım Sultan, malik değildir kendi hayatını yönetmeye...
Aşk, esarettir.

Ve tarihte bile koyun koyunadır aşkla esaret.
Öyle ki tarihi dahi değiştirmişlerdir.
Krallar, padişahlar, imparatorlar, aşkları uğruna esir düşmüş, esir almış, köle azad etmişlerdir.
Apayrı bir ticari sınıf dahi doğmuştur esaret kültüründen.

***

Bazı halkların canı fazlasıyla yanmıştır esir  ticaretinden. Mesela Çerkesler'in...
Mezkur esaret, en çok Çerkes kızlarının yüreğini yakmıştır Osmanlı devrinde. Aşkın farklı suretlerde belirdiği, kadere dahil bir kölelik belki... Çaresizlik, umutsuzluk ve mecburiyet karışımı bir yol, bir çıkmaz...
Karadeniz kıyısında insan ticareti yapan, esir pazarlayan tüccarların Kafkasya'dan çalıp getirdikleri güzel kızlar kâh haremde cariye, kâh konaklarda halayık, kâh sarayda haseki oluvermişlerdir.
Güzellikleri, yetenekleri ve terbiyeleri ile göz dolduran Çerkes kızları, esir tüccarlarının ve harem adı altında meşrulaştırılmış kadın ticarethaneleri kurmayı mübah ve de marifet sayan Osmanlı İmparatorluğu burjuvasının iştahını kabartmıştır. Çerkes kızı ticareti, Osmanlı'da, 1864 yılında resmen başladığı kabul edilse de asıl tarihi bundan çok daha öncesine dayanan Çerkes Soykırımı döneminde oldukça artmıştır. Yüzyıllardır Rus Çarlığı ile savaşan, sürgüne ve soykırıma tabi tutulan bir avuç Çerkes, kızlarının ellerinden alınarak Osmanlı İmparatorluğu'na getirilmesine çoğu kez karşı koyamamışlardır.
Vatansızlığı, gurbeti, iki pula satılıvermenin acısını, kendi öz kültürlerinde doyasıya özgür yetişir ve yaşar iken birden bire köle olmanın insan ruhunda açtığı derin ve kapanmaz yaraları, efendilerinin buyurduğu işleri eksiksiz yerine getirme zorunluluğunun yüklediği ağırlığı, yok pahasına yenilen dayakların ve alınan diğer türlü cezanın eziyetini çeken bu kızlar, Çerkes tarihinde de bahsinden hoşlanılmayan birer iz olarak kalmıştır bugüne kadar...
Tarih boyunca özgürlüğüne düşkün bir ırk olarak bilinen ve bu uğurda devrin en büyük imparatorluklarından olan Rus Çarlığı ile ve nüfusları Rus Çarlığı'nın belki de yüzde biri kadarken üç yüz yıldan fazla bir süre bilfiil savaşan Çerkesler, kızlarının Osmanlı payitahtına köle olmalarının acısını ve utancını hala sindirememişlerdir ve "Çerkes hanım sultan" öykülerini dile getirmezler çoğu kez; yine o gururuna düşkün yapılarından ve duydukları utançtan dolayı... Padişah annelerinin Çerkes olmaları övünülecek bir durum değildir Çerkesler için, zira yukarıda da anlatıldığı gibi; Osmanlı tahtına sultan olmak değiştirmez esaret gerçeğini...

***

Aşkla esareti ele alan kitaplar da yazılmıştır bugüne dek. En bilinenlerinden birisi ise Sami Paşazade Sezai'nin "Sergüzeşt"idir.

Sergüzeşt'in kahramanı Dilber, Kafkasya'dan getirilen bir esir kızdır.
Her kölenin, her halayığın yaşadıklarını yaşar şüphesiz.
Kendisine buyurulan işleri yapar, dayak yer, hapsedilir, acı çeker...
Vatanını özler, annesini görür rüyalarında.
Ve evet, aşık olur.

Halayığı olduğu evin küçük beyi Celal Bey'e olan aşkını açığa vuramaz Dilber uzunca süre.
Çünkü bilir ki herkes dengine verebilir yüreğini ancak.
Dilber satılır, aşağılanır, ağlar, eziyet görür... Ancak bunlara rağmen dik duruşunu bozmaz asla.


Quasimodo'ya benzer benim gözümde Dilber.
Belki anlayacaklardır, ama anlatmaz.
Anlatamaz ya da...

Celal Bey'in annesi satar Dilber'i, oğlunu bu asaletten uzak köleden uzaklaştırmak için... Celal Bey delirir, aşk'ı o en arabesk haliyle anlatmayı hep sevmiş olan Doğu Edebiyatı kültürüyle ve kaçınılmaz olarak elbette...
Sonra satıldığı sahibi odalığı olmasını isteyince, harem ağası Cevher'in de yardımıyla bu evden kaçar Dilber.
Kendisi için yapabildiği tek şey ise, önüne çıkan ilk nehre atlamak olur.
Bir esir, seçme hakkına sahip değildir hayatının sonunu nasıl getireceğinin bile...
Ölme arzusuyla kendini akıntısına bıraktığı nehir dahi, özgürlüğünden çok uzak olduğu bir anda önüne çıkan, rastgele bir nehirdir.
Vatanının ırmağı değildir bu.
Kıyısında sevgilisiyle gizli gizli buluştuğu, arkadaşlarıyla oturup sohbet ettiği, bazen suyuna ayaklarını sokup serinlediği, sevdiği, aksinde kendini özgürce seyredebildiği, yorulduğunda sesiyle dinlenebildiği bir nehir değildir...
Önüne öylesine çıkmış bir ırmaktır Dilber'in atladığı ırmak...
Hatta belki istememiştir de Dilber ölmeyi...
Ancak kendisi için yapabileceği tek şey, ölmektir.
Efendisinin onu satın alırken saydığı paraları hiç ederek...
Yani son bir ihanetle, evet...

Ölmek bile ihanettir bir köle için.

Tıpkı Leyla'nın Mecnun'a ettiği gibi...

Münteha Jan GÜLSU
(Roman Kahramanları Dergisi 8. Sayısında yayınlanmıştır.)

0 yorum:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...